|
(6.0/10)
Yazar: Özgün Mert
|
Türk edebiyatının 2000’li yıllardaki değerli romancılarından, Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü sahibi; Korkma Ben Varım, Ruhi Mücerret, Fink gibi eserleriyle tanınan Murat Menteş’in çizimlerini Mustafa Kutlukhan Perker’in yaptığı Dehşet Bey çizgi romanı sinemaya uyarlandı ve Prime Video ekranlarında seyirciyle buluştu. Kaybedenler Kulübü, Bodrum Masalı, 7. Koğuştaki Mucize ve Atatürk 1881-1919 film ve dizilerinden tanıdığımız Mehmet Ada Öztekin’in yönetmen koltuğunda oturduğu yapımda; Barış Arduç ve Tuba Büyüküstün’e Musa Uzunlar, Dolunay Soysert, Saygın Soysal ve Yıldıray Şahinler eşlik ediyor.
Dehşet Engiz (Barış Arduç), Fedailer Ocağı’nın en yetenekli tetikçisidir. Bir gün Doktor Abide’yle (Tuba Büyüküstün) tanışmasıyla hayatı bambaşka bir yöne savrulacak; aşk denizinin derinliklerinde uzun bir yolculuğa çıkacaktır. Ancak hayat henüz büyük sınavını yapmamıştır. Tetikçi Dehşet’in son işi, Doktor Abide’nin babası Yazar Harun Hürriyet’i öldürme görevidir. Aynı zamanda bir fedainin yapmaması gereken tek şey olan âşık olmayı da başarmıştır. Dehşet, bütün kuralları çiğneyip geçebilecek mi, yoksa kaderine razı mı olacaktır? Bu sorunun yanıtı 2 saat 19 dakikada gizli.
Başlıkta da değindiğim gibi filme ilk baktığımızda karşımıza yerli bir John Wick çıkıyor gibi görünse de, Türk sineması arşivini karıştırınca Dehşet Bey filminin aslında 2014 yapımı Alper Çağlar filmi Panzehir’den daha çok esinlendiğini görüyoruz. Wing Chun üstadı Emin Boztepe’nin Panzehir’de hayat verdiği Kadir Korkut karakterinin yaşadıklarına benzer bir öyküyü, burada Barış Arduç’un Dehşet Engiz karakteri yaşıyor. Genellikle romantik komedilerde karşımıza çıkan yetenekli oyuncu, ilk kez farklı bir rolde oyunculuk yeteneklerini sergileme fırsatı bulmuş. Tuba Büyüküstün ise güzelliğiyle ekranı doldursa da donuk oyunculuğuyla Barış Arduç’un biraz gerisinde kalıyor. Dolunay Soysert ve Musa Uzunlar senaryonun tanıdığı olanak doğrultusunda oyunculuk yeteneklerini gösterebildikleri kadar gösteriyorlar. Yıldıray Şahinler ise teatral oyunculuğuyla biraz sırıtıyor. Sinema filminde değil de tiyatro sahnesindeymiş izlenimi veriyor.
Eser, film olmak yerine dizi olarak düşünülseydi daha isabetli olabilirdi. 2 saat 19 dakika içinde hikâye anlatılmaya çalışılınca ne yazık ki bazı detaylar havada kalıyor ve karakter derinliğine ulaşılamıyor. Mizahi bir üsluba sahip olan Murat Menteş’in kaleminden bu senaryonun döküldüğü diyaloglarda kendini gösteriyor; karakter isimleriyle de tanıştıkça izleyicinin yüzüne bir gülümseme yerleşiyor: Dehşet Engiz, Abide Hürriyet, Nejat Kanije, Bekir Kerbela, Safir Forza…
Film buram buram klişe kokuyor; ancak klişelerle bezeli olması, filmin kötü olduğu anlamına kesinlikle gelmemeli. Çünkü film kendini seyrettirmeyi başarıyor. Ritim adım adım artarak dinamizmi projenin tamamına yayıyor. Aksiyon sahnelerinde Yönetmen Mehmet Ada Öztekin, iyi kompozisyonlar oluşturmuş durumda. Muadil Türk filmleriyle kıyaslandığında bu sahnelerdeki fark net biçimde hissediliyor. Başkarakterimizin edebiyat aşığı olması, kitaplığındaki her kitabın yerini ezbere bilecek kadar kitaplarına bağlı oluşu filme edebi bir zenginlik katıyor. Atilla İlhan’ın ‘‘Aysel Git Başımdan’’ şiirinin seslendirildiği sahne ise bu edebi lezzeti pekiştiriyor.
Filmin eksik yönleri ise bazı sahnelerde rahatsız edici boyutlara ulaşabiliyor. Mantıksal boşluklar seyircinin gözüne sokuluyor ve bu durum filmin tadını kaçırmaya yetiyor. Sinema ya da edebiyatta mutlaka mantık olacak diye bir kural söz konusu değil; ama Dehşet Bey filminde özellikle suratına kurşun yiyip toprağa gömülen bir karakterin nasıl ölmediğinin bir şekilde açıklanması gerekiyordu. Bunun yanı sıra fedai karakterlerinin tamamı neredeyse karikatürize edilmiş durumda. Filmin en dikkat çeken yanlarından biri de Melami düşüncesine değinerek izleyicinin din felsefesi üzerine kafa yorması için bir pencere aralıyor oluşu.
Dehşet Bey ham kalmış yönlerine rağmen Türk sinemasında çok sık karşılaşmadığımız türde bir yapım olduğu için keyifli bir seyirlik sunuyor ama şu soru da gelip zihinlere yerleşiyor: acaba dizi olsa nasıl olurdu?