İçerik
Terk etmedi sevdan beni!
Gezmek görmek kadar bir müzik aleti çalmak da tedavi edicidir. Ben bunu bilir buna inanırım! Bazen de bir müzisyenin notaların arasında delilik sınırlarında gezindiğine tanıklık ederiz. Üretim ve paylaşım dengesi ilginçtir, bazen de dengesiz…
İçerik
Dar alanda ölüm kalım savaşı
Mahşer Günü, bir patlama sonrasında bodrum katına sığınan sekiz kişinin yaşam mücadelesi üzerinden insanın içindeki canavarı anlatıyor. Birbirini tanımayan bu sekiz kişi giderek azalan su ve yiyecek stoğu karşısında kendi kanunlarının işlediği bir sistem oluşturuyorlar. Klostrofobik ve dehşet içeren sahnelerin olduğu film bu mikro topluluk üzerinden insanlığın kodlarını çözerken çarpıcı bir dil kullanıyor.
İçerik
Animasyon değil senaryo başarısı
Madagaskar 3 belirli bir başarı çizgisini yakalamış animasyonlardan. New York’taki hayvanat bahçesinden kaçan bir gurup hayvanın maceralarını anlatıyor. İlk filmi seyrettiğimde özgürlük vurgusu ve macera heyecanı beni etkilemişti. Yaşadıkları hayvanat bahçesinden başka bir hayat bilmeyen ve izleyicilerin büyük hayranlık duyduğu aslan, zürafa, hipopotam, Zebra ve başka birkaç hayvan bilinmezliğe macera tutkusu ile atılırlar. Birinci ve ikinci filmde Madagaskar, Afrika maceraları vardır. Üçüncü filmde ise Avrupa’ya yolları düşer.
İçerik
Lan bu Sezar daha kaç kez ölecek?
“Sezar Ölmeli” (Caesar Must Die), Paolo & Vittorio Taviani kardeşlerin, sinemayla tiyatroyu harmanladığı, tarihin en önemli pususunu ve dolayısıyla suçunu, yüksek güvenlikli bir cezaevinde yeniden canlandırdığı müthiş bir film, tek kelimeyle...
İçerik
Aksiyon severler için...
Polis Vincent (Tomer Sisley) ve arkadaşı ,uyuşturucu satıcılarından yüklü miktarda kokain çalıyor ama işler ters gidiyor. Uyuşturucu satıcılarından biri paçayı kurtarıyor, üstelik Vincent ve arkadaşını tanımış olma ihtimali de yüksek. Bir de buna Vincent’ın arbede sırasında bıçak yarası aldığını ekleyin. Kısa süre sonra Vincent ve arkadaşının korktuğu başlarına geliyor.
İçerik
Godot Gelmeyecek!
1975 doğumlu Fransız yönetmen Xavier Gens ilk uzun metrajı Sınır(da) ile dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Fransa’da yaşanan sosyal olayların ortasında başlayan film kahramanların şehir dışına çıkmasından sonra 180 derece çark ederek çok sert şiddet sahnelerine ev sahipliği yapan ve birçok korku klasiğine göz kırpan umulmadık bir yöne doğru evriliyordu. Hemen akabinde yönettiği Hitman ile bu sefer aksiyon sinemasına kayan Gens, şimdi de Mahşer Günü ile post apokaliptik bilim kurgunun sularına dalıyor.
İçerik
Amerikan işi “Liselim” komedisi!
Johnny Depp’i ünlü yapan 80’lerin fenomen dizilerinden 21 Jump Street aradan geçen 25 yıldan sonra yoluna sinemada devam ediyor ancak bu defa sulu zırtlak bir komedi olarak!
İçerik
Hayatımı seçtim, güle güle sevgilim!
Filmi izlerken öncelikle güzeller güzeli Liv Tyler’ın da yaşlandığını da hatta hafiften çirkinleştiğini düşündüm ve bu filmin içinde dönen ‘masumiyet de fazla’ dedim… Film bir intihar teşebbüsü sahnesiyle başlıyor ve iki çocuğu olan bir adamın aslında kısır olduğunu öğrenmesiyle… İki adamın hayatı bir çatının tepesinde kesişiyor ve ikisi kader birliği etmişçesine birbirlerine açılıyor.
İçerik
Dersim’de doğa, film ve özgürlük….
Bir festivale giderken, öncelikle de ilk defa gideceğim bir yerse nasıl bir yere gidiyorum düşüncesiyle giderim. Dersim / Tunceli hakkında çok şey duyduk yıllarca, çeşitli gündem maddeleri oldu Dersim’in… O yüzden muhteşem doğasıyla baş başa kalmış, kendisini doğaya adayarak kendinden geçmiş insanlarla karşılaştım… Babamın yıllar önce Hozat’ta görev yaptığını bildiğim için (daha ben doğmadan) Hemen babamı aradım Tunceli’deyim dedim… Babamın sesi heyecanlıydı, orası çok demokrattır, halkının yüzde doksanı okumuştur ve doğası harikadır dedi… Evet gerçekten de gittiğim diğer doğu illerinden farklıydı…
İçerik
Arıza Aşk
Amerikanın iç taraflarında sıkıcı bir kasabada çekirge yeme yarışmasında tanışan iki genç yetişkinin giderek tuhaflaşan ve yokedici bir şiddet gösterisine dönüşen aşk ilişkisini anlatan Arıza Aşk türkçe ismini sonuna kadar hakeden bir yapım
İçerik
Cannes 2012 genel değerlendirme
Cannes’dan son yazımı yazdığımda sonuçlar belli olmamıştı daha. Ne uzun metraj yarışmasında, ne de yan bölüm “Belirli Bir Bakış”ta Türkiye’den bir film yoktu. Buna rağmen hem Rezan Yeşilbaş’ın kısa filmi “Sessiz”in kazandığı Altın Palmiye’yle, hem Nuri Bilge Ceylan’a verilen “Altın Fayton”la (film yönetmenlerince verilen bir ödül) hem de Fatih Akın’ın “Cennet bahçesindeki Çöplük” adlı belgeseliyle dünyanın bu en büyük ve en önemli film festivalinde yerimiz hiç de fena değildi.
İçerik
Karanlık, organik, patetik!
Mitoloji: Prometheus, kurnaz bir titan. Zeus'un gözüne girip Olympos'da yerini aldıktan sonra aslında Tanrılara kin beslediği ortaya çıkar... Kendi gözyaşıyla beslediği balçıktan insanı yaratarak isyanı körükler. Ve insana ateşi de veren Prometheus, böylece uygarlığa giden yolu açar. Fakat Zeus, hem onu, hem de insanları cezalandıracaktır...
İçerik
Prometheus da dindar olmuş!
Tanrıların zulmüne dur diyen özgürlükçü, asi ve gerilla titan Prometheus, ateşi çalar ve eşitlik aşkına insanlarla paylaşır. İnsan için isyan eden, bu büyük vicdan, elbette tarihin ilk komünistidir aynı zamanda... Kibirli ve kinli tanrıları karşısına alan ve bu uğurda işkence ve eziyet gören, görece mağdur ve mazlum ama inadına mağrur Promete, Ridley Scott sayesinde tekrar tanrıyı veya tanrıları aramaya çıkar. Görsel bir şölenin hakkını veren, uzun bir süredir de yolu gözlenen Prometheus filminin en büyük falsosu da budur.
İçerik
Ondan önce ve ondan sonra
Fransız sinemasının son dönem başarılı örneklerinden olan Aramızda Bebek Var evlilik, çocuk sahibi olma, doğumdan sonra aile ve fertlerin yaşadığı yıpranma üzerine önemli bir film.
İçerik
Pamuk Prenses halk kahramanı olursa!
Konu sıkıntısından mıdır nedir bilinmez eski masallar önümüzde değişik versiyonlarda diziliyor. Geçen senenin filmi Kız ve Kurt, Kırmızı Başlıklı Kız denkleminden yola çıkan ama bambaşka yollara sapan bir filmdi. Beni asıl heyecanlandıran bu sene başlarında vizyona giren Tarsem Singh imzalı Pamuk Prenses’in Maceraları: Ayna Ayna Söyle Bana / Mirror Mirror’dı.
İçerik
Ajanların sırları ortaya çıkıyor
Uzaylı yaratıklar ve ajanlar arasındaki kovalamacayı anlatan bilimkurgu efsanesi Siyah Giyen Adamlar serisinin üçüncüsü 3 boyutlu olarak sinemalarda. Başrollerini Will Smith, Tomy Lee Jones ve Josh Brolin’in paylaştığı filmde Ajan J, geçmişe gömülü sırlarını açığa çıkarmak üzere zamanda yolculuk yapıyor ve 1969 yılına dönüyor. Siyah Giyen Adamlar 3, Will Smith ve Josh Brolin’in karizması, eğlenceli senaryosu, rengarenk uzaylılarıyla baştan sona eğlence vaad eden bir film.
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 26 Mayıs
Ve nihayet sona geldik. Bugün son yarışma filmi “Mud” (Çamur demek ama filmde özel bir ad olarak geçiyor)gösterildi. “Mud” Jeff Nichols’ın üçüncü filmi. İkinci filmi “Sığınak”ı (Take Shelter)kısa bir süre önce izlemiştik. “Sığınak”ta hem hayali hem de gerçek fırtınalar vardı ve bu yüzden yanlış bir şekilde filmi çevreci ilan edenler olmuştu. Oysa filmin konusu kapitalizm ve şizofreniye dairdi. Güvencesiz bir sosyal yapı ve ekonomik kriz, ruhsal dengesi zaten sallantıda olan bir bireyi nasıl paranoyaklaştırır diye özetlenebilirdi filmin konusu. Nichols’ın yeni filmi de doğayla iç içe ama yine çevrecilik değil filmin derdi.
İçerik
Siyah giyme toz olur!
“Siyah Giyen Adamlar 3” (Men in Black 3), dünyaya kalmaya, konaklamaya veya olay çıkartmaya gelen kimi iyi, kimi zeki, kimi de harbiden deli uzaylıları ve onlardan sorumlu, özel yetenekli, altın yürekli ve siyah takım elbiseli yeryüzü ajanlarını anlatan 15 yıllık absürt serinin üçüncü ve son filmi, özetle... Siyah Giyen Adamlar 3, hakkını teslim etmek gerekirse en az 1997'de kotarılan ilk yapım kadar etkileyici, 2002'de çekilen ikinci filmden ise fersah fersah iyi.... Üç boyutlu, ilk iki filmden daha derinlikli, keyifli ve seyri zevkli bir film bu, kaçırmamalı...
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 25 Mayıs
Cannes’da bugün yaşadığımız en enteresan olay film seyretmek değil, Cannes Belediye Başkanı’nın gazeteciler ve jüriye verdiği yemeğe katılmak oldu. Kentin eski kısmında kalede verilen yemeğin menüsü oldukça basitti: balık fileto, patates, havuç, şarap ve tatlı. Ama ortam keyifli ve samimiydi. Tabii yine de jürinin ünlüleriyle aramızda güvenlikçiler eksik değildi. Samimiyet bir yere kadar!
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 24 Mayıs
Perşembe günü seyrettiğim iki filmin tesadüfen ortak bir yanı vardı. İkisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalan insanlar anlatılıyordu. “Central Park Beşlisi” (The Central Park Five” 1989’da New York’un Central Park’ında jogging yaparken saldırıya uğrayan, tecavüz edilen ve koma halinde terk edilen genç bir Beyaz kadının soruşturmasını konu alan bir AMD yapımı belgeseldi. Belgeselin altında 3 yönetmenin, Ken Burns, David McMahon ve Sarah Burns’ün imzası var.