| Yazar: Fırat Sayıcı |
Festivalde izlediğim belgeseller arasında öncelikle tazeliği ve dinamik anlatımıyla hoşuma giden bir yapım oldu “Kitabın Rüyası”. Belgeselle ilgili sorulara geçmeden önce biraz kendinden bahseder misin?
Bağımsız gazeteciyim son yıllarda hem televizyon hem internet için programlar yapıyorum. Daha önce yaptığım “Gezi 9 Yaşında” isimli kısa belgeselim var. Çalışmalarım genellikle belgesel tarzında. Yaptığım haberler ya da programlarda hakikat ile ilgileniyorum bu da beni belgesele getirdi.
Birol Bayram’la yolun nasıl kesişti de bu belgeseli yapmak istedin? Gazeteci kimliğinin bu yapımı oluşturmada ne gibi katkıları oldu?
Bir dosya hazırlarken tanıştım. Daha sonra beni sosyal medyadan ekleyince kitap kapağı tasarımcısı yönünü keşfettim. Bir yayınevinin görsel yönetmeni, farklı tasarımcılara iş vermek yerine oturmuş tüm kitapların kapaklarını kendisi tasarlamış. Bunun bir dünya rekoru olduğunu keşfedince belgeseli çekmeye karar verdim. Gazeteci kimliğim çok sayıda soru sormama neden oldu. Ve ayrıca işin sinematografisi ile de çok kafa yordum. Saatlerce çekim yaptık. Bu açıdan sinemasal dili için çok uğraştığım bir belgesel çıktı.
Filmde kitap yalnızca bir nesne değil, bir bilinç durumu gibi de ele alınıyor. Senin için “Kitabın Rüyası” ne anlama geliyor?
Kitap kapakları okuruna çok şey anlatır. Bu nedenle günümüzün imaj devri olması nedeni ile de özel önem taşıyor. Kitabın Rüyası, onu çok sevecek ve samimi bir biçimde anlayacak sahici izleyicilerle buluşmak için çekildi.
Belgeselin merkezinde kitap ve rüya kavramları var. Kitabı anladım ancak rüya meselesini ben pek çözemedim. Nasıl bir bağ kurdun bu ismi seçerken?
“Kitabın Rüyası” adını seçmemin nedeni, kitapların bilinçdışı bir arzusu vardır okunmak. Bilgi sahibi olmayan okura kendilerini göstermelerinin, okumaya davet etmelerinin tek yolu da kapaktır. Okur bir kitabı eline almadan önce, kapağıyla bir tür rüya anı yaşar. Gözle değil sezgiyle karar verdiği o ilk saniyeden kısa süre. İşte ben o ana baktım. Kitabın rüyası tam orada başlıyor, kapakta. Filmi Samed Behrengi’ye adanmam da bundan.
Belgeselin görsel dilini oluştururken hangi belgesel tarzlarından veya yönetmenlerden etkilendin?
Çok sayıda sanat belgeseli izlemiş biriyim. Özellikle güncel sanat alanında pek çok işi dikkatle izledim. Ve portre belgeseller de zaten en sevdiğim belgesel türü. Görsel dili tabii ki sadece belgesel izleyerek edinmedim. Benim geçmiş kültürel yapım, kendi kişisel zevklerim kendi sinema beğenilerim yapıyı kurmada belirleyici oldu. O yüzden mekanları seçerken kafamdaki şiirsel hikayeyi aktarabileceğim yerler olmasına özen gösterdim. İstanbul’u da bu şekilde kullandım.
Çekim sürecinde seni en çok etkileyen ya da değiştiren bir an oldu mu?
Çekim sürecinde aslında kitap kapakları beni çok etkiledi. Onların gücü, etkisi düşündüğümden çok daha farklıydı.
Kendi adıma bu kadarlık bir süreye bu kadar çok konuşmacı sığdırmanın kafa karıştırdığını düşünüyorum. Gerçekten de tüm konuşmacılar gerekli miydi sence?
Kafa karışıklığı yaratıyor gibi görmüyorum çünkü anlamlı bir izlek var filmde. Sürenin daha uzun olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak sanatçının arşivinin kısıtlı olması süreyi uzatmama izin vermedi. Elbette farklı biçimlerde belgeselin süresini uzatabilirdim ama ben de bunu yapmak istemedim. Bu nedenle kimsenin kolay kolay yapamayacağı, yapmak istemeyeceği bir şeyi yaparak on konuşmacıyı kullandım. Biliyorsun bu metrajdaki belgesellerde çok daha az sayıda insan yer alıyor. Bu da tamamen kurguyla ilgili bir şey aslında. Çünkü kurgu da bunları yerleştirmek zor olabiliyor ama ben konuşmacıları onların bundan haber olmadan birbirleriyle konuşturduğum için bu konuda sorun yaşamadım.
Kitap okuma alışkanlıklarının hızla değiştiği bir dönemde bu belgesel bir “hatırlatma” gibi duruyor. Bu anlamda filme toplumsal bir mesaj yükledin mi?
Toplumsal bir mesaj tabii ki yüklemedim çünkü izleyicisi zaten eğer buna ilgi duyuyorsa belli bir bakış açısına sahiptir ve ona herhangi bir şey anlatmama da gerek yoktur diye düşünüyorum. Sadece hiç böyle düşünmemiştim diyen bir profille karşılaştım izleyiciler arasında. Konuştuğum kişiler ya da bana sosyal medyadan ulaşan insanlar biz tasarımcıların bu kadar emek verdiğinden haberdar değildik benzeri yorumlarda bulundu bu da aslında hiç ele alınmamış bir konu ele aldığımı gösteriyor.
Belgeselin Türkiye’deki gösterimleriyle yurtdışındaki gösterimleri arasında seyircinin verdiği tepkiler yönünden farklılıklar var mıydı?
Aslında pek yok, yurtdışında da entellektüel bulundu belgesel. Çünkü sen de biliyorsun özellikle festivallerde ödül alabilmek için üretilen formüller, belli başlı klişeler var. Bunlar festivalin ruhuna, bulunduğu coğrafyaya uygun olarak hazırlanıyor. Kitabın Rüyası tüm formüllerden azade, bunlara yüz vermeyen ya da bunlardan medet ummayan bir belgesel. Dolayısıyla kendi varlığı zaten çok güçlü. Ve aslında zamana ait bir belgesel.
Senin için belgeselin tanımı nedir?
Bence belgesel sadece hakikatle ilgilenmeli. Benim için tek tanımı bu. O yüzden kurmacaya kayan ondan beslenen ürünleri belgesel olarak tanımlamıyorum ve farklı kategorilerde değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyorum.
Sence hızla gelişen teknolojinin, belgesele ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?
Bahsettiğin şey yapay zeka ise olumlu tarafları da var olumsuz tarafları da var. Özellikle çok sığ içerik üretiyor yapay zeka. Bazı festivallerde görüyorum tanıtım filmleri yapay zeka ile yapılmış kare sayıları az ve derinliği neredeyse olmayan işler yer alıyor. Ama ileride galiba çok katkısı olacak elbette sağlam bir editör ya da yönetmen elinden geçerse.
Türkiye’deki film festivalleri ve belgeselcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?
Festivaller belgesellere tabii ki çok fazla yüz vermiyor. Antalya’da da gördük kurmaca belge filmlerin kuyrukları metrelerce iken bizlerin çok küçük izleyicisi var. Daha çok destek ile özellikle genç yönetmenler desteklenmeli. Çünkü herkes kurmaca çekmek zorunda değil.
Yeni projelerin neler?
Şu anda Mardin’deki bir hikaye ile ilgileniyorum yakında sete gireceğim.