| Yazar: Fırat Sayıcı |
Her yıl Türkiye'nin dört bir yanında düzenlenen film festivalleri, sinemaseverlere sadece filmleri değil, aynı zamanda bir ruh hâlini, deneyimi ve çoğu zaman bir manifestoyu da sunar. Mayıs ayı içinde katılma imkanı bulduğum üç film festivali üzerine yazmak için oturduğumda, bir yandan akademik çalışmalar, bir yandan festivaller derken bu ayın ne kadar hızlı bittiğini anlamamışım bile. Şimdi birbirinden güzel üç festivali değerlendirme zamanı. Elimden geldiğince…
Altın Safran Belgesel Film Festivali
Öncelikle sıkça içerisinde bulunduğum ve bana mutluluk veren festival olan “Altın Safran Belgesel Film Festivali”nden bahsetmek isterim. Bu yıl 26.sı düzenlenen festival, belgesel denince akla gelen ilk etkinliklerden biri olarak tescillendi artık. Son yıllarda yapılmış önemli belgesellerin yarıştığı, değerli jüri üyelerinin görüşlerini ve seçimlerini belirttiği Altın Safran’da ilk kez bir çalıştay düzenlendi. Festival yöneticileri sağ olsunlar, beni de bu oturumlardan birinde moderatör olarak davet ettiler. Dijitalleşmenin belgesel sinemaya getireceği katkılardan bahsettik. Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı Bahriye Kabadayı Dal, Erciyes Üniversite’sinden Doç. Dr. Mehmet Köprü ve yönetmen Aydın Orak’ın konuşmacı olarak katıldığı oturumda festival konuklarının da ilgisi yüksekti. Çalıştayın sonucu festivalin resmi sitesinde yayınlandı. Ama sonuç kısmını buraya da bırakmak isterim, meraklısı için: “Çalıştay, belgesel sinemanın dijital çağda hem fırsatlar hem de zorluklarla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Dijital teknolojiler, üretim ve dağıtımı demokratikleştirirken, sansür, telif sorunları ve hızlı tüketim kültürü belgeselcilerin önündeki engeller olarak öne çıktı. Ancak, belgesel sinemanın insan hikayelerine odaklanan samimi ve özgün anlatıları, seyircinin gerçekliğe olan talebini karşılamaya devam ediyor. Altın Safran Belgesel Film Festivali gibi platformlar, belgesel sinemanın sanatsal ve toplumsal değerini koruma ve yayma misyonunu sürdürmek için kritik bir rol oynuyor. Katılımcılar, belgesel sinemanın “yavaş” ama güçlü bir sanat formu olarak varlığını sürdüreceğine olan inançlarını vurguladı.”
Diğer oturum ise Altın Safran Belgesel Film Festivali Danışmanı Öğr. Gör. Serdar Sabuncu’nun moderatörlüğünde gerçekleşti. Altın Koza Film Festivali Genel Koordinatörü İsmail Timuçin, Altın Portakal Kısa Film ve Belgesel Yarışmaları Koordinatörü Eren Karakaş, Altın Safran Belgesel Film Festivali Danışmanı Dr. Öğr. Üyesi Musa Ak’ın konuşmacı olarak katıldığı oturumda çıkan sonuç ise şu şekilde idi: “Çalıştay, Türkiye’deki film festivallerinde belgesel sinemanın karşılaştığı yapısal ve kültürel sorunları derinlemesine ele aldı. Belgesel sinema, hem sanatsal hem de toplumsal değeriyle festivallerin ana odaklarından biri olmalı; ancak bunun için daha kapsayıcı programlar, prestijli konumlandırma ve seyirci odaklı stratejiler gerekiyor. Altın Safran Belgesel Film Festivali, belgesel sinemayı merkeze alan yapısıyla önemli bir örnek teşkil ederken, Altın Koza ve Altın Portakal gibi festivallerin belgesel kategorilerini güçlendirmesi gerektiği vurgulandı. Katılımcılar, belgesel sinemanın seyirciyle buluşmasını artırmak ve genç nesilleri bu sanat formuna yaklaştırmak için festivallerin sadece etkinlik dönemiyle sınırlı kalmaması, yıl boyunca süren kültürel projelerle desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Altın Safran’ın 26 yıllık kesintisiz yolculuğu, belgesel sinemanın potansiyelini ortaya koyarken, diğer festivaller için de ilham verici bir model sunuyor.”
Festivalde ayrıca Zeki Demirkubuz’un “Hayat” filmi gösterimi üzerine kendisiyle keyifli bir halka açık söyleşi gerçekleştirildi. Demirkubuz, adeta stand up yaptı. Filmleri, hayata bakış açısı ve yeni projeleri üzerine konuşurken salonu da kahkahaya boğdu. Zeki ağabeyi seviyoruz. Bir başka önemli etkinlik de Suha Arın sergisi ve Doç. Dr. Hakan Aytekin editörlüğünde basılan “Belgeselin Omurgası: Suha Arın Sineması Üzerine” kitabıydı. Belgesel sinemasının usta isimlerinden Suha Arın anıldı ve kitabın tanıtımı yapıldı.
Festivalde ödül kazanan isimler ve filmler ise şunlar oldu:
Ulusal Uzun Metraj Belgesel Film Yarışması’nda En İyi Film Ödülü, Kenan Diler’in yönetmenliğini yaptığı Kavak Ağacının Gölgesinde adlı belgesele verildi. Jüri Özel Ödülü ise Aybüke Avcı’nın yönettiği Domates Biber Depresyon adlı yapımın oldu.
Ulusal Kısa Metraj Belgesel Film Yarışması’nda Fatih Diren imzalı Baletler Köyü, En İyi Film Ödülü’ne layık görüldü. Buzun Ruhu adlı filmiyle Kadir Can Arabacı, Jüri Özel Ödülü’nün sahibi oldu.
Kültürel Miras ve Korumacılık Temalı Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda “Suha Arın En İyi Belgesel Ödülü”, Sevinç Baloğlu’nun yönettiği Oya adlı filme verildi. Mansiyon Ödülü’nü ise Cemalettin Irken’in Nazlı Hanım’ın Telaşları adlı belgeseli kazandı.
Ulusal Öğrenci Belgesel Film Yarışması’nda Uzun Kol adlı filmiyle Cemal Karaaslan En İyi Film Ödülü’nün sahibi oldu. Hasan Hüseyin Korkmaz’ın yönettiği Antakya Miladı Jüri Özel Ödülü’ne,Rümeysa İnan & Merve Dülger ikilisinin Damga filmi ise Mansiyon Ödülü’ne layık görüldü.
Uluslararası Uzun Metraj Belgesel Film Yarışması’nda Almanya’dan Matthäus Wörle’nin yönetmenliğini üstlendiği Where We Used to Sleep En İyi Film Ödülü’nü aldı. Belarus ve Polonya ortak yapımı The Forest filmiyle Maryia Bulavinskaya ise Mansiyon Ödülü’nün sahibi oldu.
Uluslararası Kısa Metraj Belgesel Film Yarışması’nda İspanya’dan Paula Fuentes & Guillermo Carrera ikilisinin Wind Blow By filmi, En İyi Kısa Metraj Belgesel Film Ödülü’nü kazandı.
Bu festivalle ilgili söylenecek son sözüm festival emekçilerine… Yıllardır festivale destek veren Safranbolu Belediye Başkanı Sn. Elif Köse, festival genel koordinatörü Bahadır Acar, festival danışmanları Dr. Öğr. Üyesi Musa Ak ve Öğr. Gör. Serdar Sabuncu önderliğinde kurulan festival ekibi, tıkır tıkır işleyen bir festivale imza attıkları için gönülden alkışları hak ediyorlar. Daha nicelerine…
Düzce Konuralp Film Festivali
İlk kez düzenlenen, küçük ama iddialı bir başlangıç yapan festival ne ticari kaygılarla hareket etti ne de popüler isimlerin peşinden koştu. Onun yerine, sinemanın özüne yönelmeye çalıştı. Bağımsız yapımlar, genç yönetmenlerin ilk filmleri, güçlü belgeseller ve yenilikçi kısa filmlerle oluşturulan seçki izleyiciye içten bir davet sundu: “Gel, birlikte düşünelim”…
Düzce Valisi Selçuk Aslan, Düzce Belediye Başkanı Dr. Faruk Özlü, Düzce Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nedim Sözbir’in destekleriyle düzenlenen festivalin başkanlığını Prof. Dr. Ceyhan Kandemir üstlenirken festival direktörleri arasında Doç. Dr. Nil Çokluk ve Doç. Dr. Mesut AYTEKİN gibi değerli akademisyenler bulunuyordu. Selçuk Üniversitesi’nden arkadaşlarım olan ve festivale çok emekleri geçen Dr. Öğr. Üyesi Meral Açıkgöz ve Dr. Öğr. Üyesi Merve Erdoğan’ı da anmadan geçmek istemem. Festivalde Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun gibi Yeşilçam’ın iki önemli ismiyle yapılan söyleşiler halkın katılımını arttırırken, değerli büyüğümüz, ağabeyimiz Ertuğrul Karslıoğlu’nun efsane belgeseli “Keçenin Teri”nin gösterimi gerçekleşti. Gösterim sonrası Karslıoğlu, sineması üzerine önemli bilgiler verdi. Bir diğer önemli söyleşi de yönetmen Neslihan Kültür’ün moderasyonuyla gerçekleşen Yüksel Aksu söyleşisiydi. Uzun zamandır bu kadar keyifli ve samimi bir sinema söyleşisine rastlamamıştık. Gerçekten çok iyi geldi…
Festivalde yapılan “Kitle İletişim Araçları ve Aile” temalı panelde de birbirinden değerli konuşmacılar yer aldı. Panelin ilk oturumu olan "Televizyon ve Aile" başlığında Doç. Dr. Mesut Aytekin'in moderatörlüğünde televizyonun aile üzerindeki etkileri ele alındı. Dr. Meral Açıkgöz "Televizyonun Ailede Aidiyet Duygusu Üzerine Etkisi" sunumuyla televizyonun birey ve aile bağlarını nasıl şekillendirdiğini anlattı. TRT’nin eski yapımcılarından Hüseyin Başusta diğer ülkelerden örnekler vererek bizleri bilgilendirdi. Bu oturumda ben de "Görüntü ve Gerçeklik Arasında: Televizyonun Aile Yaşamına Dokunuşları” sunumunda Türkiye’de televizyon izleme alışkanlıklarının nasıl değiştiğinden bahsettim. İkinci oturumda Doç. Dr. Tunç Yıldırım’ın moderatörlüğünde "Türk Sineması ve Aile" başlığıyla Türk sinemasında ailenin temsili ele alındı. Prof. Dr. Yusuf Yurdigül, "Türk Sinemasında Muhafazakar Aile" başlıklı konuşmasıyla muhafazakar ailelerin sinemadaki yansımalarını değerlendirdi. Prof.Dr. Selma Koksal ise "Fikret Bey" filmi üzerinden aile kavramını irdeledi. Dr. Ögr. Üyesi Mehmet Ceyhan, "Yeşilçam’dan Yeni Türk Sineması'na: Ailenin ve Değerlerinin Temsili Üzerine Sinematografik Dönüşüm" sunumuyla geçmişten günümüze sinemadaki aile temsiline dikkat çekti. Yönetmen Nazif Tunç; "Sinemada Aile", Vadullah Taş ise "Yeşilçam ve Aile" başlıklı sunumlanyla oturuma katkı sundular. Günün son oturumunda ise "Dijital Platformlar ve Aile" başlığında dijitalleşmenin aile üzerindeki etkileri tartışıldı. Dr. Öğr. Üyesi Evren Günevi Uslu'nun moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda Doç. Dr. Ümit Sarı, "Netflix'in Aile Algısını Yeniden İnşası" sunumuyla dijital platformların aile yapısına etkisini analiz etti. Doç. Dr. Yavuz Küçükalkan ise "Netflix'teki Türk Dizilerinde Ailenin Görünümü" ile dijital içeriklerde ailenin temsil biçimlerini değerlendirdi. Dr. Öğr. Üyesi Fehime Elem Yıldırım da "Aile Bireylerinin Sosyal Medya Kullanımının Aile İçi İletişime Etkisi" sunumuyla sosyal medya kullanımının aile içi iletişim üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini ortaya koydu.
Festival kapsamında düzenlenen paneller ve atölyeler, özellikle üniversite öğrencileri ve genç sinemacılar için büyük bir kazanım oldu. Teoriyle pratiği, usta ile çırağı, izleyiciyle yaratıcıyı aynı masaya oturtan bu etkinlikler, festivalin eğitimci ruhunu da öne çıkardı. Gelelim ödüllere… Kurmaca Kategorisi’nde birinciye verilen ‘En İyi Film Ödülü’; Ahmet Toğaç’ın ‘Aç Açına’ filmi layık görüldü. İkincilik ödülü İranlı yönetmen Gita Feizi’nin ‘The Plain Sing’ filmine verilirken, üçüncülük ödülü de Mert Eşberk’in ‘Toprağın İzi’ filminin oldu. Belgesel Kategorisi’nde birinciye verilen ‘En İyi Belgesel Ödülü’ Abdullah Harun İlhan’ın ‘Free Words: A Poet From Gaza’ belgeseli değer bulundu. İkincilik ödülünü Fatih Diren’in ‘Baletler Köyü’ belgeseli kazanırken, üçüncülük ödülünü ise Yalçın Çiftçi’nin ‘Beyaz Dağın Çocukları’ aldı. Yapım Destek Kategorisi’nde birincilik ödülü Selin Aktaş’ın ‘Anne, Babam Bana Kızacak mı?’ filminin olurken, ikincilik ise Duhan Kavakoğlu’nun yaptığı ’89.10’ filminin oldu. Festivalin Aile temasına yönelik bir aile filmine verilen 'Valilik Özel Ödülü' ise yönetmen Merve Kuş Mataracı’nın ‘Emma’ belgeseline verildi.
Anadolu’nun kültürel dokusunu sinemayla buluşturan, yerelin ruhunu evrensel bir dile tercüme eden bu organizasyon, şimdiden Türkiye’nin sinema haritasında kendine özgü bir yer edinmeye aday. Sinema yazarları olarak yıllarca gittiğimiz her festivalde, o festivallerin devamlılığın sağlanması için temennilerde bulunduk, çaba harcadık. Film festivallerinin sadece İstanbul’un, Ankara’nın, Adana’nın, Antalya’nın tekelinde olmaması için gayret gösterdik. Aynı hisler burası için de geçerliydi. Düzce Konuralp Film Festivali, sinemayı bize bir kez daha hatırlattı. Hem de tam olması gerektiği gibi; yakın, dürüst, düşündürücü ve birleştirici… Eğer bu çizgide ilerlemeye devam ederse, Marmara bölgesinin önemli film festivalleri arasına girebilir. Bu hikâyenin ilk cümlelerine tanıklık eden bizler festivalin gelecekteki başarısını da görmek isteriz.
Urla Gastronomi Film Festivali
İlk defa düzenlenen bir diğer festival de Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali idi. Bildiğiniz üzere Ege bölgesinde yapılan sinema odaklı festival fazla yok. Bu sebeple, Urla gibi, özellikle de yöresel ve kendine has bölgelerde düzenlenen festivalleri oldukça önemsiyorum. O bölgenin tanıtımına, turizmine, kültür ve sanat dünyasına katkıları öyle fazla ki… Festival direktörü Gülper Ergün, oyuncu ve yazar Ercan Kesal ve oyuncu Nazan Kesal’ın katkılarıyla düzenlenen festival gastronomi ve sinemayı birleştiren yapısıyla hem sektörden gelenleri hem de Urla ve İzmir halkını memnun etmeyi başardı. UrlaDam etkinlik alanında bir yandan lezzetli yiyecek ve içeceklerle gastronominin tadını çıkartırken, bir yandan da güzel filmler, belgeseller izledik. Ezel Akay, Umur Talu, Nazan Kesal, Erkan Can, Güven Kıraç, Fadik Sevin Atasoy ve Ercan Kesal gibi değerli isimlerin söyleşileri de günlerimize renk kattı. Görsel sanat ve yazının iç içe geçtiği “Arkası” sergisi, Ebru Ceylan’ın fotoğrafları ile Nihat Özdal’ın metinlerini bir araya getirerek sanatın farklı disiplinlerini buluşturdu. Ayrıca festival yurtdışından gelen konuk katılımcıların etkinlikleriyle de ön plana çıktı.
UrlaDam Etkinlik Merkezi'nde gerçekleştirilen açılışın ardından, 23-25 Mayıs tarihlerinde gastronomi ve sinema odaklı programlar yapıldı. Festivalin direktörü Gülper Ergün, yaptığı konuşmada, bu projeye dört yıldır hazırlandıklarını belirterek şunları ekledi: “Yemek, kültürü taşır, hafızayı anlatır, kimlik kurar. Sinema ise bu anlatıyı sınırların ötesine taşıyan en güçlü araçtır. Biz gastronomi ve sinemayla yalnızca iki alanı değil, bir topluluğu, bir bölgeyi, hatta bir geleceği bir araya getirmeyi hayal ettik. Bu festival yalnızca bir etkinlik değil, emeğin, sürdürülebilirliğin ve sanatın yanında duran bir duruş."
En sevdiğim etkinlik ise Ercan Kesal ve Ahmet Güzelyağdöken’in “Yeryüzü Sofraları” isimli söyleşisiydi. Ercan Kesal, geçmişte oturduğu yemek sofralarında yaşadığı anıları anlatırken, bizlere bir kez daha yemek yemenin paylaşmakla ilgili olduğunu hatırlattı. Kesal’dan şu cümleleri duymak oldukça değerliydi: “Paylaşmanın bir nezaket değil, bir yaşam kültürü olduğunu annemden öğrendim. Bugün, pandemi gibi insanlığı sarsan olaylar bile bizi bu anlamda terbiye edemedi. Hala benciliz, hala sadece kendimizi düşünüyoruz. Oysa bu gezegen, bu coğrafya, bu topraklar bizden öncekilerin emeğiyle şekillenmiş bir sofra. Bize düşen, onu yıkmak değil, genişletmek. Sofrayı kalıcı kılmak. Herkesin yeri olsun diye çaba göstermek.” Paylaşmak da devrimci bir eylemdir derken bunu yemek sofralarının daha da mümkün kıldığını vurguladı. Güzel anılar ve gülümseten anlarla bu söyleşiden izleyiciler oldukça keyif aldılar.
Çok isterim ki, bu festival seneye daha da güçlü ve hatta biraz Urla’nın farklı mekanlarına da yayılarak devam etsin. Edeceğine inancım tam.
Son Not
Kim söyledi hatırlamıyorum ama yılda ortalama 800 festival gerçekleşiyormuş. Altın Safran’ın gerçekleştiği hafta sonu 9 tane film festivali aynı anda düzenlendi. Bu durum uzun vadede sinema sektörüne ve festival düzenleyicilerine zarar verecektir diye düşünüyorum. Yapılan onca emek böyle bir durumda görülmez olabilir. Medyada yeterince duyurulamayan –özellikle de yerel- festivaller, sonraki yıllarda sönüp gidebilir. Zira tanıtım, festivallerin gücünü arttırır ve ilerleyen seneler için sponsorluk ihtimallerini arttırır. Buna dikkat etmek lazım. Belki de bu işin resmi kurumlar tarafından doğru düzgün bir takvime oturtulması gerekecektir. Yetkililerin bunu dikkate alması umuduyla.