İçerik
Hepimiz canavarız!
Canavarlar Sofrası bizi distopik bir dünyanın içine sokuyor ama bunu filmin başında anlamıyoruz. Klasik (soğuk ve bıkkın) bir karı koca ilişkisi olarak başlayan film, tek mekanda işleyen bir eleştiri mekanizmasına dönüşmeye çalışıyor. Çalışıyor diyorum çünkü derdini bize kısıtlılık arz eden bir durumla anlatıyor. 1984, Fahrenheit 451 tarzı distopik dünya kuran ama benim Burjuvazinin Gizli Çekiciliği tadı da aldığım bir film Canavarlar Sofrası.
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 21 Mayıs
Çok yoğun bir gündü bugün: Ken Loach’tan “Meleğin Payı” (Angel’s Share), Thomas Vinterberg’den “Av” (Jagden), Alain Resnais’den “Henüz Bir Şey Görmedin” (Vous N’avez Encore Rien Venu) ve Michael Haneke’den “Aşk” ya da “Sevgi”yi (Amour) aynı gün gördüm. Bir de dün gece gördüğüm ve henüz yazmadığım Abbas Kierostami’nin “Aşık Biri Gibi”si var. Ve basın odasının kapanmasına az zaman kaldı. Cannes çok yorucu geçiyor, bunda şaşılacak bir şey yok. Fakat kötü hava şartları hastalanma olasılığını da gündemimize soktu.
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 20 Mayıs
Cumartesi akşamı herkes Thomas Vinterberg’ın “Av” adlı yarışma filmine giderken, ben ne zamandır yeniden seyretmek istediğim “Bir Zamanlar Amerika”nın (BZA) yolunu tuttum. Bu filmin benim tarihimde şöyle özel bir yeri var. Segio Leone’nin BZA’sı hapisten çıktıktan (1984) sonra seyrettiğim ilk filmdi.
İçerik
Sadece iyi niyetli bir deneme!
Angelina Jolie tüm dünyanın tanıdığı en ünlü aktris. Buna şüphe yok... Hele ki hayatını Brad Pitt’le çalkantılı bir şekilde birleştirdikten sonra yaşadıkları magazin dünyasının bir numaralı malzemesi… Gelin görün ki, Jolie son dönem popüler sinemanın önemli filmlerinde boy göstermiş, zaman zaman kendini aşan performanslarına şahit olduğumuz (“Girl, Interrupted” ya da “Changeling” gibi) işini doğru yapan bir oyuncu. Ancak egosunun ne kadar yüksek olduğuna, yaptığı röportajlarda, duyduğumuz haberlerde şahit oluyoruz. İşte bu ego, şimdi de onu kamera arkasına yönlendirdi.
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 19 Mayıs
Altın Palmiye ödüllü Romen yönetmen Christian Mungiu’nun “Tepelerin Ardında”sı (Dupa Dealuri) üçüncü günümün kapanış filmiydi. Mungiu, Romen sinemasının ve kendi sinemasının temel özelliklerini taşıyan bir film yapmış. “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün… “ nasıl iki kadın ve bir erkek arasında geçiyorsa, bu film de öyle. Filmle ilgili yazıma bir başlık atmam gerekseydi “Bebek Çıkarmaktan, Şeytan Çıkarmaya” başlığını atardım.
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 18 Mayıs
Bugünün ilk filmi Gomorra’yla tanıdığımız İtalyan Yönetmen Matteo Garrone’nin yeni filmi Gerçeklik ya da enternasyonal adıyla Reality idi. Filmin adı yeni gerçekçi filan olduğu için değil “reality televizyonu’yla, özelde “Biri Bizi Gözetliyor” (BBG) programıyla ilgili oluşundandı. Bu yüzden filme “Reality” demek sanırım en doğrusu olacak.
İçerik
Iskalanmış Bir İş Aga
"Öz Hakiki Karakol: Asayiş Berkemal Aga", aynı mahallede oturan, küçük suçlara bulaşan ve zıt karakterlere sahip olsalar dahi arkadaş kalmayı başaran mini bir çetenin, büyük bir iş kotarıp, turnayı gözünden vurma hayallerini anlatan bir film.
İçerik
Bebek var, bebekli var...
Bebek beklememenin kutsal bir durum olduğu, hamile kadın gördüğün zaman otobüsteysen yerini ver, alışverişteyken elindekileri al, elinden tut, oturt hatta yolda gördüğün zaman hazırol’a geç gibi absürd durumlar mevcut hayatımızda. Bir hamile kadın görünce bile hafifçe gülümseriz, bu filmde tam beş hamile kadın var! Varın siz düşünün! Aslında beş farklı sosyal sınıftanmış gibi gözükseler de hepsi birbirine görünmez zincirlerle bağlı!
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 17 Mayıs
Bir gün öncenin yorgunluğunu atamadan hızlı bir güne daha başladık. Festivalin ikinci gününde üç yarışma filmi daha seyretme olanağı buldum. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan’a Fransız Yönetmenler Birliği’nin verdiği Carrosse d’Or (Altın Fayton ya da Altın Saltanat Arabası)ödülünün törenine ve ardından Türk standında yapılan partiye katıldım. Şimdi haberler…
İçerik
Monica bile zamanı durduramıyor
Yakıcı Bir Yaz vizyona girdi. Filmin kadrosuna bakınca çok şeyler beklediğim bir yapımdı. Ama ne yazık ki beni hayalkırıklığına uğrattı. Bunun iki sebebi var birincisi yönetmenin bakış açısı, diğeri ise zamanın acımasızlığı. Ne olursak olalım. Durduramadığımız veya çaresini bulamadığımız en büyük şey zamanın sürekli akıyor olması ve insanın üstündeki etkisi.
İçerik
Ezdik, yaktık, vurduk ama ölmedi!
Yıllar önce izlediğim bütçesiz, iddiasız ancak nefis bir Türk filmi var; Fasülye… Çocukluk arkadaşlarımdan Selim Erdoğan ve Gürkan Uygun’un da rol aldığı film, sıradan bir insanın istemeden başına gelenlerden mütevellit bir suç komedisiydi. Köyün emeklilerinin vergi iade zarflarını şehre götürme görevini üstlenen dilsiz bir gencin bir dizi talihsiz rastlantı ile mafya hesaplaşmasının tam ortasında kalmasını anlatan bu filmi neden bu kadar çok sevdiğimi dün Sağ Salim’i izlerken buldum!
İçerik
Cannes Film Festivali'nde 16 Mayıs
Zor bir yolculuğun ardından Cannes’a gelir gelmez, bavullarımı odama koyup ilk filmimi seyre koyuldum. Mısırlı yönetmen Yousri Nasrallah’ın “Savaştan Sonra” adlı filmi Mısır’da son yıllarda yaşanan sıcak gelişmeleri, Tahrir Meydanı’nı ve orada yaşanan “savaşları” perdeye taşıdı. “Savaştan Sonra” kimi özellikleriyle şaşırtıcı bir film.
İçerik
Sıradışı Dostluğun Hikayesi
Olivier Nakache ve Eric Toledano yönetmenliğindeki Can Dostum’u popüler Fransız sinemasının en güncel örneklerinden biri olarak adlandırabiliriz.
İçerik
Zamanla sınırlandırılamayan animasyon başyapıtı!
'En İyi Film' dalında Oscar'a aday gösterilen ilk animasyon... Ayrıca, 'ses', 'müzik' ve üç şarkısıyla ayrı ayrı 'en iyi şarkı' adaylıkları olan; Alan Menken besteleriyle 'müzik' ve yine Menken ile Howard Ashman (40 yaşında öldü ve ödülünü göremedi) ortak çalışması "Beauty and the Beast" adlı parçayla da 'şarkı' olmak üzere iki Oscar kazanan film...
İçerik
Malatya’da ‘kısacık’ bir festival!
Film Festivallerinin hepsinin Mayıs ayı içine toplanması ayrı bir konu ben kendi adıma iki üniversitenin film festivalini tercih ettim. İlki artık yıllardır gittiğim bildiğim ve kendimi artık festivalin bir parçası olarak hissettiğim Anadolu Üniversitesi’nin yaptığı Uluslar arası Eskişehir Film Festivali’ydi. 14. yılıydı ve biz Cinedergi olarak bu senenin en iyi internet sinema dergisi ödülünü kazandık. İnternet dergiciliği konusunda ilklerden biriyiz, hatta ilkiz diyebilirim. Aslında ilk olmaların benim için çok önemi yoktur, ama yine de insan bazen vurgulamak istiyor…
İçerik
Sensiz Dünya malı neyleyim?
Fransızlara sordular, “Yılın kültür olayı nedir?” diye, “The Intouchables’dır” dedi, ülkenin yarısından fazlası. Gişedeki aşırı doz başarı ve filmin memleketinde gördüğü fenomen muamelesi de cabası! Buram buram bir sinema değil bekleyen bizi… Can Dostum, yüreği dağlılarda yer edinebilecek bir gönül filmi.
İçerik
Dansın Mitolojisi!
Daha önce kanlı canlı bir biçimde iki kere izlediğim ve hayranlık sınırlarımı katlayan Pina Bausch’u yıllar sonra Wim Wenders’in elinden çıkma, üç boyutlu olarak izlemek hem canlı performansın tatmininden uzak, hem de bir kadar heyecan vericiydi. Çünkü bedenin sınırlarını zorlayan, görsellikle desteklenen ve dansçıların mimikleriyle hız yapan bir gösteriydi.
İçerik
Kafası karışmış bir aksiyon
Aksiyon dünyasında belirli isimler belirli kalıplarla yaşar ve ünlenirler. Mesela Sylvester Stallone Rocky ve Rambo karakteriyle, Arnold Schwaznegger Terminatör’le, Clint Eastwood son dönem filmlerine rağmen Kirli Harry’le yaşarlar zihnimizde.
İçerik
Töreyle gelen dram
İsmail Güneş’in üçlemenin son filmi olarak çektiği ‘Ateşin Düştüğü Yer’, yaşanan gerçek bir töre cinayetine dayanıyor. Senaryosu da Güneş’e ait olan film, evlat sevgisi ve töreye boyun eğme kavramları arasında gidip gelen bir dram. Ama filmdeki zincirlerinden boşanmış bir melodram değil, gayet ölçülü, duygu sömürüsünden uzak. Hem hikâye kurgusu hem de estetik açıdan kaliteli bir filmle karşı karşıyayız.
İçerik
Filistin’de aynı anda muktedir ve ezilen olmak
TRT Belgesel Günleri meraklısına ulaşan, çok da ilgi gören, alanında oldukça iddialı ve büyük bir festival. Bunu bu yıl fark ettiğimde biraz da şaşırdığımı söylemeliyim çünkü festivalden bugüne kadar pek bilgi akış olmadı, en azından bana yönelik. Ya da büyüklüğünü fark ettirecek derecede bir bilgi akışı olmadı diyelim.