İçerik
Ruhumu çıkarttınız be
Korku filmleri benim kabusumdur. Her ne kadar son dönemde korku filmleri diğer türlerle sulandırılıp benim gibi bu tür filmden korkanlar tarafından daha rahat seyredilebilir hal alsa bile işte bazen böyle izleyiciyi koltuktan zıplatan yapımlar da karşımıza çıkıyor
İçerik
Cesur Kız’lar buraya!
Öncelikle hayatının erkeğini bulma derdinde olup, çıtkırıldım takılan Disney prenses klasiklerinden bıksam/ bıkmasam da, bu modern prenses imajına bayıldığımı söylemeliyim. Aykırı, kızıl saçlarıyla annesinin ‘klasik kız’ yaratma imajını elini tersiyle iten Merida’nın hikayesi üst üste sürprizler içeriyor. Tabii hikaye başarılı işler sunan, hatta bazı işlerinde zirve yapan ( Yukarı bak, Ratatuy, Vol-i) Pixar’a ait olunca keyfimiz bir kat daha artıyor.
İçerik
Çocuklar Şeker de Yiyebilsinler!
Son yıllarda korku sineması adına en farklı örneklerin Fransa’dan çıktığı söylenebilir. Yeni Fransız Dehşet Sineması olarak isimlendirilen bu yeni dalganın köşe taşlarından biri de İşkence Odası (Martyrs, 2008) idi. Son derece saldırgan, sert ve bol kanlı İşkence Odası ile izleyenleri şoka uğratan Pascal Laugier, merakla beklenen yeni filmi Sır ile karşımızda.
İçerik
Bourne yeni yüzüyle karşımızda
Akdeniz’den baygın bir şekilde çıkarılan ajan Jason Bourne ile 12 yıl önce tanışmıştık. Üç film boyunca hayatta kalma mücadelesini ve kimliğini bulma yolcuğunu izledik. Bourne’un Mirası, hayatta kalmak için savaşmak zorunda olan yeni bir ajanı izleyiciyle tanıştırmak için perdeyi yeniden açıyor. Ama bu kez Matt Damon yerine yeni bir yüz, Jeremy Renner ile... Yönetmen koltuğundaysa ilk üç filmin senaristi Tony Gilroy var.
İçerik
Kadınlara Gerçekçi Dokunuşlar
Şöyle bir durup geriye baktığımızda sinema tarihimizde kadınlara ait filmler çeken, filmin merkezine kadını koyan sayılı yönetmenin var olduğunu görürüz. Bunlardan kanımca en önemlisi (ki o bile sadece belli dönemlerde bu yaklaşımı uygulamıştır) Atıf Yılmaz’dır.
İçerik
Bourne'nun Mirasyedileri...
Sürekli aktör harcayan ama kendisini hep sağ kalan, son filmde de İstanbul'u kırıp, döküp, harcayan kibirli ve soğuk Bond'a alternatif diyebeleceğimiz bu asri zamanlar işi ajan-casusluk üçlemesi, ya da bilinen adıyla Bourne Serisi, çok beğenilince ve haliyle bir milyar dolardan fazla bir gelir elde edince, dört köşe olmak isteyenler, "Bourne'nun Mirası"na (The Bourne Legacy) göz diktiler, özetle...
İçerik
Paralı herifler, çocuk gelinler...
Dilsiz bir gece... Dışarıda kanlı bir çarşaf bekleyen akbaba, pardon akraba, içeride kız çocuğuyla, ihtiyar adamı buluşturan bir dram, yani gerdek odası... Lanet başlık parası, körpe beden pazarı... Böyle gelmiş, böyle gider diyenler, vicdansız olmayı gelenek belleyenler, çocukları gelin edenler... Evet, çocuk gelinler gibi gerçekliği oranında yakıcı bir konuyu, kurgulayıp beyazperdeye taşıyan "Lal Gece", hani neredeyse tamamı bir odada geçse dahi, etkileyiciliğinden herhangi bir şey yitirmeyen bir seyirlik, özetle... Ötesinde Reis Çelik'in şu ana dek çektiği en iyi film bu, hiç şüphesiz. Ve resmen oyunculuk gösterisi yapan İlyas Salman gibi bir ustayı, 24 yıl sonra sinemayla tekrar buluşturduğu için seyretmeye ve seyrettirmeye değer.
İçerik
Hayat Sürprizlerle Doludur!
Sevdiğim filmlerden biridir; Alice Artık Burada Oturmuyor / Alice Doesn’t Live Here Anymore… Dul kaldıktan sonra oğlu ile yeni ve zorlu bir yaşama doğru yola çıkan bir kadının zorlu yaşam mücadelesini anlatan neredeyse yarı belgesel, güçlü bir yapımdır.
İçerik
Çocukken yaşlananlar
Bir oda düşünün, bembeyaz gelinlik içinde bir kız yatağın üstünde oturmuş yeni evlendiği damadı bekliyor. Damat içeri giriyor, bir bakıyorsunuz bir hayli yaşlı. Siz deyin 60 ben diyeyim 65 yaşlarında. “E olur ya insan hiç bir zaman yalnızlığı kaldıramaz” diye düşünürsünüz belki. Yaşı yaşına başı başına uygun bir evlilik yapmışlardır belki, kuralına uysun diye de davullu zurnalı bir düğün. Yaşlı damat gelinin yanına yaklaşır ve duvağını açar. O da ne? Gelin bir çocuk. Daha 14 yaşında var yok. Lal Gece işte böyle başlıyor.
İçerik
Aksiyon bu filmde
Yaşlanan ama eskimeyen aksiyon filmleri yıldızları Cehennem Melekleri 2 ile karşımızda. İkinci filmde yönetmen koltuğuna Sylvester Stallone yerine Simon West otururken, senaryoda Dave Callaham ve Sylvester Stallone’nin imzası var. Kadrosunda Arnold Schwarzenegger, Jean-Claude Van Damme, Chuck Norris, Terry Crews, Mickey Rourke, Dolph Lundgren gibi aksiyon sinemasının gözde yıldızlarını da barındıran bu bol aksiyon ve kanlı intikam hikâyesi, Amerika ile aynı anda ülkemizde de vizyona girdi.
İçerik
Yeter! Kesişme öyküsü kusacağız artık...
Tanrı Kent (City of God) gibi kült, sert, görkemli ve çarpıcı bir film yaratan reklamcı kökenli Brezilyalı Fernando Meirelles, altı bomboş, senaryosu vasat bir kesişme öyküsü olan 360'ı çekerek, büyük bir düş kırıklığına imza atmış resmen... Bu çuvallamaya yanlış bir isim seçmiş, 180 adını taksaymış keşke, 360 şöyle bir yuvarlak çizip başladığın yere dönmektir, 180 ise tam tersidir, hani harbi iyiyken bir anda kötüye dönüşmek gibi...
İçerik
Değil 360, binyüz kere etrafında dönsen bu filmden bir şey olmaz
Bazı filmler gerçekten büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Tabii bu hayal kırıklığının altında biraz da bizim beklentilerimizi kaşıyan üreticilerinin geçmişi oluyor. Bu hafta vizyona giren 360’ın yönetmeni Fernando Meirelles, Tanrıkent – City Of God filmiyle gözümüzde o kadar büyümüştü ki onun filmlerini merakla bekler olmuştuk.
İçerik
Bu kanatlar sihirli…
Çocuk filmleri basın gösterimleri ve doğal olarak büyükler nezdinde en az ilgi gören filmlerden. Tinkerball şu bizim Peter Pan’ın sevimli perisi, hatta biraz da Pan’ın platoniği. Sarı ve topuz yapılmış saçları, düğme burnu, yapraktan yapılmış kıyafeti ve pır pır eden kanatlarıyla herkesin sevimli bulduğu bir pericik o. Peter Pan’a kitaplarda, tiyatro oyunlarında ve sinemada o kadar fazla eşlik etti ki, bir gün kendi macerasına doğru kanat çırpacağını nereden bilebilirdik.
İçerik
Beni vur, kendini vur, her şeyi vur adamım!
80’ler partileri birkaç yıldan bu yana çok moda… Sly’ın, (Slyvester Stallone) aksiyon sinemasının en sıkı adamlarını alıp The Expendables’i çekerek bir tür kerosen partisi vermesine de bunlar yol açmış olabilir pekala… İlk film eğlenceli olduğu kadar, ununu elemiş, eleğini asmış oyuncuları için riskli bir projeydi. Neyse ki vefalı 80’ler çocukları kendi kahramanlarını görmek için bir kez daha sinemanın yolunu tuttular.
İçerik
Her şey limuzinde geçiyor
David Cronenberg’in ilk kez Cannes’da gösterilen ve farklı tepkiler alan edebiyat uyarlaması Cosmopolis vizyonda. Tek bir günde ve ağırlıklı olarak bir limuzinin içinde geçen film ekonomik kriz zamanında genç bir finans dehasının bir gününü anlatıyor. Film, kapitalizm, hayat ve seks üzerine bitip tükenmeyen diyalogları ile eleştirildi. Ama ben tam tersine Cosmopolis’in daha çok aksiyona dayalı yaz filmleri arasından bu yönüyle sıyrılacağını ve izleyenleri, onlara farklı bakış açıları sağlayarak etkileyeceğini düşünüyorum. Başrolde Alacakaranlık serisinin yakışıklısı Robert Pattinson var.
İçerik
Her derde deva Limuzin!
Don Delillo’nun 2003 tarihli romanından uyarlanan Cosmopolis öncelikle yoğun felsefi seanslarına davet ediyor izleyiciyi. Aslında arada söylediği önemli şeyler filmin gevezeliğinde kaybolarak sıkıcı bir terapiye dönüşüyor.
İçerik
2041'e ışınlanıyoruz!
Eva, İspanyol sinemasından drama yönü de etkileyici başarılı bir bilimkurgu örneği. Sadece bilimkurgu değil, duygusal yönüyle de öne çıkan filmin başrolündeki çocuk oyuncu Claudia Vega, üç bin çocuk arasından seçilmiş.
İçerik
Oğul Miyazaki’den Çıraklık Dönemi İçin Yeterli bir Anime…
Sinema dünyasında bazı isimler kocaman bir dağın tepesinde, bir tür dokunulmazlık pelerinini kuşanmış olarak parıldarlar. Sinema adına verdikleriyle geldikleri noktada başka türlüsü de mümkün değildir. Anime dediğimiz Japon çizgi filmlerinin en büyük ustası Hayao Miyazaki’ de böyle bir isim…
İçerik
Kartaca yıkılmalı, Gotham kurtarılmalı...
Muhafazakarlık maskesini yeniden takan, kapitalizm ve faşizm için sürekli kahramanlığa soyunan, haliyle hayli hayran depolayan pek meşhur düzen yanlısı ve yüce ahlaklı mirasyedi Batman Efendi, çizgi romandan sinemaya görkemli geçişinin şimdilik son etabında, Gotham kentini nükleer tehlikeden kurtarmaya çabalıyor. Çizgi romanların ekseriyetle, J. Edgar Hoover zihniyetinde düşmanlar yarattığı, sıcak savaş, soğuk savaş ve işgal sürecinde ABD'nin çıkarlarını gözettiği ve sisteminin devamı için çaba gösterdiği malumunuz. Batman de tüm bu kahraman ordusunun belki de en sinsi üyesi, saman altından su yürütmekte üstüne yok. Evet, Kara Şövalye Yükseliyor, nükleer tehlike altınaki bir kenti, teröristleri, azgın suçluları ve elbette buna karşı çıkan kahramanları anlatıyor. Neden düşman var diye sormuyor, sisteme rakip çıkanı bertaraf etmenin yolunu kurguluyor. Erk sahibi olanlar, evini temiz tutup, komşuya musallat olurlar. Tarih tanıktır, Kartaca yıkılmalıdır diyenlerle, Felluce'yi dümdüz edenlerin farkı yoktur. ABD dışındaki bir ülkenin sıradan bir kenti, ekipman tipi işbirlikçi kahraman Batman'in umurunda mı? Asla! Ancak Gotham önemli ve değerlidir, sistemin kalbidir ve ivedilikle kurtarılmalıdır.
İçerik
Çocuklar, Tacizcileri ve Polisler
“Polis”, 2011 yılında Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve Jüri Ödülü’yle mükafatlandırıldı. Doğrusu bu ödüle çok şaşırmıştım. Maiwenn’in (Le Besco) yönettiği filmin orijinal ismi de Polis ama yanlış, çocukça yazılmış bir polis. Yani Police yerine Polisse.