Popüler Sinema

Paylaş
Röportajlar

"Rüya" Filminin Yönetmeni Derviş Zaim ile Röportaj

"Rüya" Filminin Yönetmeni Derviş Zaim ile Röportaj
Yazar: Melis Zararsız "Kendimi, çok geniş bir denizin etrafında, bir çakıl taşı bulduğunda çok sevinen bir çocuk gibi görüyorum."

Derviş Zaim’in son filmi Rüya’yı, Adana Film Festivali’nde yarışırken izleme fırsatı bulmuştum. Film Antalya’da da yarıştıktan sonra Zaim’le bir araya gelmek İstanbul’da kısmet oldu. Yönetmenin geleneksel sanatlar, çevre ve insan doğası temalarına değinerek çektiği filmi Rüya üzerinden genel bir sinema sohbeti yapmış olduk, iyi okumalar.

 

MZ - Son filminiz Rüya’yı bu sene Adana Film Festivali’nde izleme fırsatı buldum, elinize sağlık. Balık’tan üç yıl sonra geldi galiba bu film?


DZ - İki yıl sonra.


MZ - Genelde 2-3 yıl bir ara oluyor filmleriniz arasında. Bu özellikle tercih ettiğiniz bir ara verme mi, yoksa böyle mi denk geliyor?


DZ - Filmleri hakkıyla yapmak bağlamında, 1,5 – 2 yıl bana makul bir süre gibi geliyor. Keşke her sene bir film yapabilsek.  Ama ülkemizde, bizim yaptığımız filmlerin tonlarındaki filmler için üretim koşulları göz önüne alındığında, 2-3 yılda bir üretim, fena bir interval değil, hatta bu son son çoğu arkadaş için 4-5 seneye kadar çıktı.


 

MZ - Hem Rüya filminin doğumu anlamında, hem de Derviş Zaim’in özelinde soruyorum, sizin için bu iki yıl nasıl geçti?


DZ - Balık’tan sonra yapmayı düşündüğüm birkaç alternatif film fikri vardı. Merkeze bir hayvanı alarak onun etrafında doğayla ilişki sorgulayan filmler yapmak üzere yola çıkıyorum aslında. Öyle birtakım saldırılar da olmuşken tesadüf eseri Sancaklar Camii’den haberdar oldum. Mimar Emre Arolat’ın Londra’da bir sergisi açılıyordu, beni aradılar ve Sancaklar Camii’den ilk kez böyle haberim oldu. Atlayıp gittim, baktım, camiiyi görünce, gelenekle ilgili olan filmlere benzeyen, o damardan bir film yapabilir miyim diye düşündüm. Rüya’nın senaryosunu tetikleyen olay da bu olmuş oldu ve de galiba doğayla ilgili bir film yapma isteğinin de motivasyon olarak işin içerisinde olması nedeniyle, doğayla geleneğin kesiştiği bir film yapmak istedim. Allahtan başka şey isteseydim. (Gülüşmeler) . Merkezde yine bir köpek var yine biliyorsunuz. Şimdi de başka bir süreç var, gelenekle ve doğayla ilgili olan filmlerime benzemeyen bir iş var şimdi de aklımda. Kolları sıvadığımı, senaryonun bitmek üzere olduğunu ve önceki işlerime gerçekten de hiç benzemeyeceğini söyleyebilirim, üzerine konuşmak için erken yine de.


MZ - Zaten filmografinizde, elbette ki birbirini takip eden bir patern var, gelenek, doğa, sanat konuları hep işleniyor ama öte yandan filmleriniz çok da birbirine benziyor diyemiyorum, mesela Devir belgesele çok yakın duran bir türdü. 


DZ - Evet, belgesele çok benziyordu ama değildi. Onu farklı kılan da oydu.


MZ - Elbette. Rüya’da ise varolan bir camiiyi kullanmış olsanız da kurgusal bir hikaye var, hatta filmde suç ögesi var, tansiyonun yükseldiği anlar var. Bu arada, toplum ve doğa kadar insan psikolojisinin derinlikleri de var.


DZ- Elbette,insan doğasıyla ilgili bir şeyleri hep deşmek istiyorum zaten.


MZ - Filmde öne çıkan kadın karakterin dönüşümünü çok ilginç göndermelerle anlatıyorsunuz Rüya’da.


DZ - Bir sürü tema var tabii, bunların ortak potada erimesi süreci gerçekleşti Rüya’da. Bakın Aşure diye bir tatlı vardır. Filmin içerisinde de kullandık.


 

MZ- Evet, mizahi bir andı hatta filmde. (Gülüşmeler)


DZ - Elbette, esprili bir yanı olduğunu kabul ediyorum, fakat sorduğunuz soruyla da bağlantılı olarak, aşureyi neden yaparız?


MZ - Sanki biraraya gelemeyecek malzemeler biraraya gelmiş gibidir aşurede.


DZ - Evet, birbiriyle hiç ilgisi olmayan malzemeler biraraya gelir ve ortaya, tek tek onlara indirgenemeyecek başka bir yiyecek çıkar. Aslında Rüya filmi bir aşuredir. Bu Gestalt adını verdiğimiz, felsefede, sosyal bilimlerde gönderme yapılan bir kavramdır. Bu kavram, kendisini oluşturan parçalardan daha farklı, ama onlara da indirgenemeyecek olan bütünü imler. Rüya, bir Gestalt. Aslında her film, bir yanıyla Gestalt’tır ama Rüya’yı oluşturmak için biraraya gelen bileşimler birbirinden gerçekten çok farklı. Bu manada bir aşureye benziyor. Filmin başlarında kıza ikram edilen aşure yenmiyor, reddediliyor, fakat yapması gereken şeyleri yapınca, ruhsal ödevini gerçekleştirince yiyor kız aşureyi. Hapishanede iki kız da ikram edilen aşureyi yiyorlar, orada onlar ruhsal görevlerini, vicdani görevi tamamladıkları anda, metin onlara hak ettikleri aşureyi yediriyor.


MZ- Aslında bu tip alt metinlerle seyirciyi zorlayan bir yönetmen oldunuz hep. Bence her filminizde bir aşurelik var, sizce?


DZ - İyi ki var.


MZ - Peki seyirciyi zorlayan alt metinler yaratmanız hakkında ne düşünüyorsunuz?


DZ - Şimdi, o aşurenin anlamını bulmak ve bundan zevk almak için, aşurenin neye tekabül ettiğini fark etmek için bunun hakkında düşünmek, daha uyanık bir zihin ve gözle izlemek gerekiyor mu? Belki. Ancak böyle bir uyanık zihinle izleyemeyecek, kültür tarihine hakim olmayan izleyicinin de filmleri takip etmesini sağlayacak dikey çizgisini oluşturmaya gayret ediyorum. Bunu seyircinin, günümüzün gerektirdiği ritm ve tempoyu gözardı etmeden izleyebilecekleri şekilde oluşturmaya çalışıyorum.


MZ - Meraklı seyircinin kazıyarak bulacakları çok hazine oluyor ama. Ben şahsen her filminizden sonra bir şeyi kafaya takıp, gidip araştırıp öğrenmişimdir.


DZ - Her film, yeniden ve yeniden okunmaya sizi davet eden bir kitap gibidir. Amiyane tabir olacak, bizi okuyacak herkesten özür diliyorum, bir maymunun önüne bir kitap koyun, maymun, maymunluğu kadar o kitaptan anlar, biz de öyleyiz. Biz kendimiz kadar karşı karşıya kaldığımız şeylerden bir anlam çıkartabiliyoruz.


MZ- Örneğin filmin içinde Yedi Uyuyanlar kıssası var, çok enteresan ve yine gidip araştırılıp üzerine okunabilecek bir bilgi bir yandan. Bu kıssa başından beri aklınızda mıydı bu film için?


DZ - Hikayenin ilk versiyonlarından itibaren girmişti işin içine bu evet, çünkü Emre Arolat’ın yaptığı yapının neredeyse kot seviyesinin altına inmek gibi bir özelliği vardı. Emre Arolat camiiyi arazinin eğiminin içerisine yerleştirmişti.  Böyle bir bina olması dolayısıyla, neredeyse bir mağarayı andırıyordu.  Mağara söz konusu olduğunda ve biraz ortalığı, geçmişi, kültür tarihini kokladığımda hemen yedi uyuyanlar menkıbesiyle karşı karşıya kaldım ve bunu nasıl bağdaştırabilirim, gelenek bağlamında söylemeye çalıştığım şeyin bir parçası nasıl olabilir bu menkıbe gibilerden düşündüm, bu da başka şeyleri tetikledi ve ortaya yedi uyuyanların biçim olarak bana bahşettikleri çıktı. Yedi uyuyanları nasıl yorumladığım kızlar tarafından resmediliyor filmde. Aslında filmin kendi kendini açıklayacak bir sürü ipucu var. Filmi okumak bağlamında seyircinin zorlanacağını zannetmiyorum. Filmleri bir bilmeceye dönüştürmek istesem, çok daha farklı filmler yapardım, Gölgeler ve Suretler’de, Cenneti Beklerken’de örneğin. Deneysele yakın işler çıkabilirdi. Seyirciyi gözettim ve saygı duydum onlara her zaman. Dolayısıyla bu filmde de elbette katmanlar var ama aynı zamanda bu katmanlarla pek az ilişkisi olacak insanların da filmden zevk almasını sağlamaya çalışmak gibi bir durum her zaman var. Alt metin, ya da ironik yazmak adını verdiğimiz şey, her zaman insanı muğlaklığa götürür. İronik olarak yazmaya kalkışan insan, ana akımın dışına çıkan ve o şekilde eserini kaleme almaya çalışan insan eserini bir muğlaklığın içine koyduğunu bilmek durumundadır.  Bu, altmetinli yazmakla ilgilenen herkesin başına gelen bir durumdur. Ancak bunu yaparken bir taraftan da gerçekçi olmak durumundasınız. Yapacaklarınızı çok da fazla flu yaparsanız, seyirciyi kaçırma şansınız olabilir. Türk seyircisinin şu anki kültür, tarih, politika, ekonomi, dağıtım ağları söz konusu olduğunda, benim filmlerime ilgi gösterip göstermemesi ayrı bir tartışmanın konusudur. Ben ödevimi kağıt üzerinde yapmak durumundayım. 20 yaşında bir seyircinin bu filme geldiğinde zevk almasını sağlayacak şekilde bu filmi yazmak ve çekmek benim ödevimdir. Bu piyasaya çıktığı zaman, başka taraflarla da ilişkiye geçip tetiklendiği zaman daha geniş bir kitleye erişebilir. 


MZ - Evet elbette, fakat siz sinemanızda hep yapı bozdunuz, alışık olmadığımız şekilde anlattınız yine de hikayelerinizi.


DZ - Önemli bir soru. Artık bazı kalıplar var. Yeni gerçekçi damar var, onun içerisine içerik boşaltılıyor. Ülkemizdeki  üç büyük festivalde tabelaya girmek anlamına gelen bir formül oluşmuş durumda. Özellikle Adana Film Festivali’nde Yılmaz Güney Jüri ödülünü garantilemek anlamına geliyor bu mesela.  (gülüşmeler) . Bir başka damar minimalist damar. Bunun içerisine nihilist bir içerik boşaltılırsa yine bir yapı oluşur. Belli belirsiz oluşan üçüncü damar ise Deleuze okuyup iyice kafası karışık şekilde film yapmak şeklinde anlatılabilir. Bu henüz çok güçlü bir damar değil. Oysa bu ülkenin kendi kelime hazinesinden, cümle yapısından çıkabilecek yapıların sinemaya tercüme edilebilip edilemeyeceğini ben masaya yatırmaya çalışıyorum. Hem çakıllı, dikenli bir yol bu, hem de taze bir yol. Benim yapmaya çalıştığım şey bu açıkçası.


MZ- Özellikle Nokta filminiz aklıma geliyor burada.  Geleneksel Osmanlı hat sanatını dahil ettiğiniz bu filmde kamera kullanımınız da  tıpkı bu sanat gibi tek ve kesintisiz bir plan oluşturmak üzerine çalışmıştı.


DZ - Buna katılıyorum ama Nokta’da yaptığım zaman ve mekanın oynaklığı ve kamera kullanımının elele gitmesinden bağımsız olarak, burada çok daha farklı bir işe zar attım. Anlatı yapısıyla en fazla oynadığım filmlerimden biri de bu oldu, bu anlamda en cüretkar filmlerimden biri bence Rüya.


MZ- Evet, Rüya’da belki dünya sinemasında rastladığımız, ama Türk sinemasında benzerine sanırım hiç rastlamadığımız bir narativ yapısı var, aynı sahneyi birden çok kez, başka planlardan, başka açılardan, farklı karakterlerin gözünden gördüğümüz sahneler epey enteresandı.


DZ- Bu anlamda Nakkaş Osman’ın İstanbul’u nakşettiği ve neredeyse Kübizm’i andıran minyatürlerini andırdığını söylemek mümkün filmin.


 

MZ- Oyuncu seçimlerinde nelere dikkat ediyorsunuz? Özellikle bu filmde bir kadını farklı farklı kadınlarla resmediyorsunuz.

 

DZ- Her filmde oyuncu seçerken butik davranmaya gayret ederim. Bir filmde ihtiyaç duyulan oyuncu ötekinde de aynı şekilde ihtiyaç haline gelmeyebilir. Metin benden neyi istiyor, bu karakteri şu oyuncu oynarsa ortaya nasıl bir şey çıkarı önceden kendime soruyorum. Buradan hareket ederek birtakım hesaplaşmalar oluyor, teklifler gidiyor, insanların hayata ve sanata bakışları, daha evvel yaptıkları işler, kariyerleri elbette önemli kıstaslar oluyor. Bu öyle bir film ki, kimi rollerinde sanki çok da fazla bilinen yüzlere değil, daha az yorulmuş yüzlere ihtiyaç duyuyordum, bu da oyuncu seçiminde bana ışık tutmuş olabilir. Beraber çalıştığım birtakım insanlarla bundan sonra da aynı yolu yürümek isterim. Zaten amaçlarımdan bir tanesi, bir ansambl oluşturmaya çalışmak. Endüstrinin yapısı itibariyle ülkemizde bu kolay olmuyor. Ansambl’dan kastım şu, beraber çalıştığım, sık sık çalışacağım, hatta aralarında gönderme yapabileceğim oyuncularla bir ekip gibi olmak. Bir gardrobunun olması gibi. Çok istiyorum bunu.


MZ- Öte yandan, sizin gibi birbirinden farklı filmler çeken bir yönetmen için aynı oyuncularla devam etmek zor da olabilir, demin dediğiniz gibi her oyuncu her hikayede aranan kişi olamayabilir.


DZ - Elbette, örneğin Devir filminde Haluk Bilginer’le çalışmazsınız da oradaki çobanlarla çalışırsınız, ama bu çobanlar Rüya filminde oynayamazlardı. Bu gibi konuları da göz önüne almak lazım elbette gardrobu oluştururken.


MZ - Bilginer bu ekibin bir parçası olsun dediğiniz bir isim mi?


DZ - Evet, Filler ve Çimen’de beraber çalışmıştık. İsterim elbet. Çok değerli isimlerle çalışma fırsatım oldu. Tuncel Kurtiz, Uğur Polat, Ahmet Uğurlu gibi isimleri anmak isterim.


MZ - Filmografinize dönüp baktığınızda Derviş Zaim olarak siz neler hissediyorsunuz? Biz basın tarafından topluca baktığımızda, “filmografisi şu yönde ilerliyor” gibi birtakım laflar ediyoruz, fakat sizin bakışınız nedir?


DZ - Kendimi, çok geniş bir denizin etrafında, bir çakıl taşı bulduğunda çok sevinen bir çocuk gibi görüyorum.


MZ - Ne kadar güzel. Yaptığınız işlere dönüp baktığınızda, keşfettiğiniz şeylerden dolayı seviniyor olmalısınız.


DZ - Elbette seviniyorum, bir yandan da o denizin etrafında, kıyısında bulduğum çakıl taşı aslında o denizin neler ihtiva ettiğini de söylemiş oluyor. O açıklık. Keşfedebileceğim şeylerin büyüklüğü de beni heyecanlandırıyor. Orada kimbilir daha ne çakıltaşları var.


MZ - Bu konuda çok özgür olduğunuzu, özgür davrandığınızı düşünüyorum. Elbette etrafta ne işler yapılıyor diye bakmadan olmaz ve siz de takip ediyorsunuz ama siz kendi sesinizi duyup onun üzerine gitmekte hiçbir çekince duymuyorsunuz sanki.


DZ - Çok kolay hesap kitaplarla, Tabutta Rövaşata’dan sonra çok farklı bir kariyerim olabilirdi. İyi ki olmamış. Ben hayatım boyunca Tabutta Rövaşata’yı çekmeye devam edebilirdim, adlarını değiştire değiştire, döndüre döndüre. Hayatımızı sürdürürdük.


MZ - O bir yol ve o yolu seçmedim diyorsunuz.


DZ - İyi ki seçmedim.


MZ - Kendi sesini duyabilen birisiniz.


DZ - Kendi sesini duyabilmek iyi bir şeydir. Tabutta Rövaşata veya Filler ve Çimen benzeri işler yapmaya devam ediyor olsaydım, orada da kendi sesim olacaktı ama o ses sana, ve en önemlisi de bana, şunu söylüyor olacaktı: Sen, aslında yapabileceğin işlerin bir kısmını ıskalamış bir insansın. Çünkü sen milletin sana söylediği şeyi yeterli görüyorsun, buradan yürürsen beslenirsin diyorlar sana, sen de oradan besleniyorsun. Hayat size başka bir şey de söylüyor olabilir. Sen başka bir taraftan da yürüyebilirsin, başka detaylar yakalayabilirsin. Sinemada şov dünyasında olan insanların bir kısmı şu vehime düşerler: doruklar, ışıltı, hep doruk olsun. Oysa, sizi siz yapan şey, o doruklar olmadığında, tek başınıza kaldığınızda ortaya çıkan şeylerdir.  Her şey gittiğinde, geriye sizden ne kalıyorsa, esas siz osunuz. Bütün bunların, maske, boya, havai fişek olduğunu fark ettiğiniz andan itibaren geride kalan, sizin en değerlinizdir, onun kıymeti bilinmelidir.


MZ - Peki, başka bir yönden  sorayım. Evet, şöhretin formülünü tercih etmek ve etmemek yolları var gerçekten de. Fakat bir de şu var, bir insan düşünün ki, sadece sinema yapmak, sanat yapmak istiyor. Çok da güzel fikirleri var. Ve başka bir şey yapmak istemiyor hayatta, geçimini de bundan sağlamak istiyor. Amacı ün, şöhret değil. Fakat imkanlar el vermediği için belki de yolundan sapmak durumunda kalıyor, o durumda kendi noktanızda sabit durabilmek herkes için mümkün mü, ne kadar mümkün?


DZ - Bu bir önceki sorunuzla direkt bağlantılı değil aslında. Uzun süreye yayılacak şekilde sinema yapmak kolay değildir. Sinema yaparken kendi istediğin tonda filmler üretmek gibi bir tarzı da seçmişsen, bu çok daha zordur. Dolayısıyla, ya kendi göbeğini kendin keseceksin, ya da bir şekilde ödün verme sanatının ustası olacaksın. Bu ustalık çok da kötü bir şey olmayabilir. Hitchcock bunun maestrolarından biridir, Hollywood’da olmasına rağmen son derece devrimci işler yapmayı başarmıştır. Dolayısıyla elbette bir yol değil, bir sürü yol var. Formül verilemez. Zamana, zemine, sizin koku alma yeteneğinize göre ortaya çıkan bir patikadır bu.


 

MZ - Herkesin kendine has bir yolu var sanırım.


DZ - Aynen öyle.


MZ - Rüya’da İstanbul’da yaşanan inşaat çılgınlığı resmediliyor. Sizin İstanbul’la olan bağınız nasıl? İlişkiniz nasıl?


DZ - Kenti seviyorum. İstanbul birden fazla yüz bağışlıyor size. Bu yüzlerin çoğulluğu, İstanbul’un maskelerinin çokluğu, değişkenliği, evrilebilirliği heyecan verici. Bu yüzlerin evrilebilirliği, insan ruhunun da değişkenliğiyle ilgili ipucu verebilen bir şey bence. İstanbul böyle bir kent.  Macaristan’ın Peç kentiyle birlikte 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti biliyorsunuz.  Çok güzel elbette, adımız geçti vesaire, kötü bir şey mi, değil elbette. Fakat İstanbul’un böyle ünvanlara ihtiyacı yok ki. Peç’in var mesela. Sebebi şu, İstanbul zaten kültür başkenti, sonsuza kadar hem de. Altının çizilmesine ne ihtiyaç var.


MZ - Bunun farkında değiliz galiba.


DZ- Evet, değiliz.


MZ - Kıbrıs’ta ders veriyorsunuz, nasıl gidiyor?


DZ- Çok iyi gidiyor, genç çocuklarla birlikte olmak ayrıca zevkli. Bazen üzülüyorsunuz, bazen şaşırıyorsunuz, bazen heyecanlanıyorsunuz.


MZ- Neye üzülüyorsunuz?


DZ- Yoğrulmaya hazır bir kitle var. Çeşitli anlamda insan porteleri var, insan hüzne kapılıyor.


MZ- Umut vadeden çok genç var değil mi?


DZ- Olmaz mı? Ben farkında değilim mesela ders verdiğim insanların bir çoğu, ilk filmlerini, ikinci filmlerini yapmaya başlamış. Neredeyse 10 kadar isim var.


 

MZ- Takip ediyorsunuz onların da işlerini. Sizce Türk sinemasının gidişatı nasıl? Pek çok ilk filmini çeken isimle karşılaşıyoruz özellikle festivallerde. Üretim epey çok. Ama bunların tüketimleri nasıl? Kimlere ulaşıyor? Nasıl görüyorsunuz?


DZ- Üretimden dağıtıma kadar bir sürü meselenin altından kalkmak gerekiyor. Bir ana akım sinemamız var, lokomotif teşkil ediyor, gücü günden güne büyüyor. Öteki tondaki filmlerle ana akım filmlerin gişe başarısı arasındaki makas da günden güne açılıyor. Bu, üzerine ciddi düşünmemiz gereken bir mesele. Yeni film yapanların sanat filmi yapmaya soyunanların da ciddi ciddi düşünmesi gereken bir mesele. Bu bir kader mi, bunu değiştirme şansımız var mı, ara tonlarda filmler yapma şansımız olacak mı. Ara tonda, 100bin-500bin bandına oturabilecek 10-15 film olması bizim zenginliğimiz olacaktır. Böyle bir seyirciyi yetiştirebilecek miyiz? Bizim seyirci problemimiz de var açıkçası. Yetişmiş seyirci problemi var. Öte taraftan finans, prodüksiyon problemleri var. İlk filmini yapacak olan yönetmenler kategorisi diye kültür bakanlığının bir destek havuzu var. Bu havuz nedeniyle Türk sineması bir ilk filmler mezarlığına da dönüştü. Fonları daha diri tutmak, pastada alınacak payları arttırmak gibi çözümler geliştirilemez mi, geliştirilebilir elbet.


MZ- Festivaller sizce yararlı mı?


DZ- Yararlı oldukları epey bir yer var, negatif tarafları da var. Ama bu çöl iklim içerisinde festivaller hakkında olumsuz konuşmak ne kertede doğru olur bilemiyorum. Ne kadar zorlukla yapıldıklarını biliyorum.


MZ- Yabancı festivalleri takip ediyor musunuz? Rüya’nın katılacağı festivaller olacak mı?


DZ- Evet, kesinleştiğinde duyurusunu yapacağız.


MZ- Yurtdışı festivallerinde ödüller alıp burada seyircisini bulamayan filmler de türedi.


DZ- Kaleydoskop gibi, çok yönlü bir sinema gelişiyor gerçekten de. Yurtdışı festivalleri için film yapmak kötü müdür, adımız duyuluyor, kötü değildir, ama negatif yanları da vardır. Üretim ortamları bağlamında yurtdışı festivallerinin, development fonlarının getirdiği belli tarzlar var, bu tarzların bize dayatılması diye bir durumdan da bahsedilebilir mi, bunu konuşmak gerekir. Kendi kendine oryantalizmin en büyük tetikçilerinden biri, ne yazık ki uluslararası festivaller haline dönüştü, Türk sineması henüz bunun çok farkında değil, 5-10 sene içerisinde belli olacak, yine konuşuruz.


MZ- Eklemek istediğiniz bir şey var mı?


DZ- Rüya hala vizyonda,  Başka Sinema’da, bekliyoruz seyirciyi.

 

Twitter.com/blossomel

Etiketler: rüya, derviş zaim, röportaj,

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

SEANSLAR

Göster

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter