Popüler Sinema

Paylaş
Röportajlar

"Mavi Bisiklet" filminin ekibi ile röportaj

"Mavi Bisiklet" filminin ekibi ile röportaj
Yazar: Melis Zararsız "Biz gerçekten çok çalıştık. İnanmak, çok çalışmak ve yolda giderken karşınıza çıkacak engelleri aşmak. Altı yıl az bir süre değil. Şu an çocuk konulu çok proje, çok konu, çok film var ortada ama ilk kez 2010 yılında biz başlattık aslında. Sektörün dışından geldiğimiz için görülmesi de zaman aldı."

Hem yurtdışı, hem yurtiçi festivalleri gezen, en son Antalya Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alan Mavi Bisiklet’in yönetmeni Ümit Köreken, başrol oyuncusu Selim Kaya ve senaryoyu eşiyle birlikte yazan, filmde de Selim’in annesini canlandıran, yapımcı olarak da filme katkı sağlayan Nursen Çetin Köreken ile filmin yolculuğunu konuştuk.


 

M.Z: Selim, Mavi Bisiklet filminde başroldesin, nasıl oldu bu?


Selim: Ümit abi bizim köydeki okula geldi, filminde oynatmak için çocuklar arıyordu. Çocukların hayalinde genelde bir filmde oynamak vardır, benim de vardı ve ben katıldım seçmelere. Senaryoyu bilmeden çalışmalar yaptık, o çalışmalarda açıkçası ben başrol olacağımı hiç tahmin etmiyordum. Başrol olduğumu öğrendiğimde çok sevindim.


M.Z:  Çalışmalarınız sürdü ve film bitti. Sonra filmin tamamını izledin mi?


Selim: Evet, ilk Berlin’de izledim.


M.Z:  Ooo, Berlin’de izlemek harika bir deneyim olmalı.


Selim: Dilini anlamadığım birçok çocuk gelip benden imza istedi. Çok mutlu oldum.


M.Z:  Filmi izlerken nasıl hissettin, kendini kocaman perdede izlemek nasıl bir duyguydu?


Selim: Evet, çok değişik bir duyguydu, heyecanlandım.


M.Z:  Çekimler esnasında eğlendiniz mi, ya da zorluklar yaşadınız mı, anıların var mı çekim zamanlarıyla ilgili?


Selim: Evet, en çok zorlandığım zamanlar, mesela gözlük sahnesi var, orada zorlandım ben, yani gülmemek için kendimi zor tuttum. Bir de tren yolunda zorlandım. Koşmam gerekiyordu sahnede, koşamıyordum.


M.Z:  Filmdeki çocuklarla aran nasıldı?


Selim: Veysel karakteri ile zaten sınıf arkadaşıyız, ama Yusuf karakteri ile yeni arkadaş olduk. Şimdi okullarımız aynı.


M.Z:  Bir de Elif karakteri vardı, ona aşıksın filmde, o rolde zorlandın mı?


Selim: Evet zordu, tanışmıyorduk da önceden.


M.Z:  Çekimler ne kadar sürdü?


Selim: Dört beş hafta galiba. 


 

M.Z: Yoruldun mu?


Selim: Her gün setteydim, sabahları kalkmakta biraz zorlandım.


M.Z:  Hava şartları nasıldı?


Selim: Soğuktu. Üşüdük biraz.


M.Z: Ailen destek oldu mu sana bu süreçte?


Selim: Evet destekler.


M.Z: İlerde oyunculuk yapmayı düşünüyor musun?


Selim: Yani, olursa, bilmem.

(kahkahalar)


M.Z:  Berlin’de olmak nasıldı? Gezebildiniz mi?


Selim: Ben ilk bir iki gün Berlin’de olduğuma inanamadım. Türkiye’de başka bir şehir gibi hissettim. Gezdik de biraz, güzeldi. Antalya’ya da gittim, o da güzeldi. İstanbul Film Festivali’nde de vardım.


Ümit Köreken: Selim, oyunculuk çalışmalarında da şu anda olduğu gibi fazla konuşmuyordu, sessiz sakindi, ama enteresan şekilde kamera karşısında değişiyor. Değişik bir içsel gücü var. İfadesi güçlü. 


 

M.Z:  Peki sizinle devam edelim Ümit Bey. İlk uzun metraj filminiz Mavi Bisiklet. Romantik ve insanı yakalayan bir adı var filmin, hem isminden hem de hikayenin nasıl oluştuğundan başlayalım mı?


Ü.K:  Hikayesiyle ismi birlikte doğdu zaten. Çünkü benim kendi çocukluğumun hikayesini anlatan bir kelime aslında “mavi bisiklet.” Çocukluğum 80’li yılların sonunda geçtiği için liseye başlayana kadarki süreçte öyle bisikletimiz filan yoktu yani. Belli yerlerde, belli kişilerde vardı, bir özlemdi. Ama özellikle mavi olması da benim için önemliydi. Bir gün evimize gerçekten de boyumdan büyük bir mavi bisiklet geldi, onda öğrendim binmesini. Mavinin bende özgürlük, adalet gibi çağrışımları olmuştur. Bisikletin de çok zengin çağrışımı var, adıyla doğdu o yüzden proje. Bisikleti alma hikayesi, başkanlık hikayesi, çocukların mücadelesi ve faili meçhul cinayet hikayeleri var filmimizde, bu dört hikaye de farklı farklı gerçek hikayeler, biz bu dört hikayeyi birleştirdik ve mavi bisikletin öyküsünü yazdık.


M.Z: Karı koca birlikte yazdınız değil mi?


Ü.K: Evet.


M.Z: Bunu çok merak ediyorum. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’a da çok sorulur ya bu soru, nasıl çalışıyorsunuz birlikte diye, onlarda hep kavga gürültü yazdıklarını ama o tartışmaların senaryoyu da ilişkilerini de çok beslediğini anlatır dururlar, sizde nasıl durum?


Ü.K: Ben 2002 yılında radyo oyunu yazarak başladım aslında. Profesyonel yazarlığım orada başladı diyebilirim, hep  yarışmalar için yazdım ve hep de ödüllü yazdıklarım. Sonra 2005’te Nursen ile tanıştık, yine sanatsal, yazarlıkla ilgili bir yerde tanıştık ve evlendikten sonra beraber yazmaya başladık. Çok zorlu ve çatışmalı geçtiği oluyor ama sonuca ulaştığımızda da çok keyifli doğrusu.


Nursen Çetin Köreken: Birbirini tanımak, iyi paslaşmakla ilgili, Ümit bana Halime rolünü sen oyna dediğinde, ben eğitim almış biri olsam da bu konuda, onun bakış açısını anlamam, o oyunculuk deneyimimden sonra oldu. Çünkü onun baktığı perspektifi yakalamak, beraber yazsak da, farklı bir deneyim işin oyunculuk kısmında. Ben çok mutluyum, evde de perdeyi ben sağdan sola çekiyorsam Ümit soldan sağa çekiyor ve ortada buluşuyoruz, bunun gibi aslında, birbirini tamamlamakla ilgili. Hem kadın erkek bakış açısını da getirmiş oluyoruz. İlişki anlayışım da böyle, tamamlamak, lokomotif olmak güzel.


M.Z: İlk uzun metraj filminiz. Sinema yolculuğunuz nasıl başladı, sizi daha yakından tanıyalım.


Ü.K: İzmir’de tanışmıştık, ikimiz de sinemanın içindeydik zaten, hem sevgi anlamında hem de çalışmalarımıza hep sinemayı katıyorduk. Yazdığımız tiyatro oyunları devlet tiyatroları yönetmeni tarafından sinemaya çok yatkın bulundu, dramaturji raporlarımızdan da hep bu çıktı. Sinemasal öğelere yatkın yazıyormuşuz, buna da yönlendirildik biraz. Mavi Bisiklet’in ilk olarak 2009’da tiyatro oyununu yazdık, sonra bir arkadaşımızın önerisi, uzun yıllar boyunca çocuklarla yaptığımız çalışmalar derken iş bu hikayenin sinemalaşmasına vardı. Daha geniş kitlelere ulaşma noktasında bütün yollar bizi sinemaya getirdi de diyebiliriz.


M.Z :Destek de aldınız. Bu çok önemli aslında. İlk filmini çekmek isteyen bir sürü genç, kaynak bulamamaktan, destek bulamamaktan, bütçe sıkıntılarından şikayetçi. Sizin serüveniniz nasıl oldu ve gençlere ne önerirsiniz?


Ü.K: Bir şeye inanıyorsanız, doğru insanlarla bir şekilde karşılaşıyorsunuz. Biz 2010’de ilk olarak senaryo geliştirme desteği aldık, o zaman etrafta bu kadar çok çocuk hikayesi de yoktu açıkçası. Biz o düşünceyle yola çıkmıştık. Nursen’in vizyonunda ise hep bunu uluslararası bir proje olarak gerçekleştirmek vardı. Bu yolda ilerlerken çok ses duyduk, uluslararası yapmayın diyenler, bu filme alıcı çıkmaz, kimse izlemez, niye bunu yapasınız ki diyen de oldu, ama çok destek olanlar da oldu. Kültür bakanlığının yapım desteği, TRT’nin  önemli ön alımı, desteği, uluslararası ortak yapım olması kaynaklı Euroimages gibi fonlar, bunları birleştirince her şey yolunda gitti. Ama biz yapacağımız işe zaten çok inanıyorduk. Vizyon da gerekiyordu, uluslararası proje vizyonu da ortaya konunca kapılar açıldı.


N.K: Çok da çalışmak gerekiyor. Biz gerçekten çok çalıştık. İnanmak, çok çalışmak ve yolda giderken karşınıza çıkacak engelleri aşmak. Altı yıl az bir süre değil.  Şu an çocuk konulu çok proje, çok konu, çok film var ortada ama ilk kez 2010 yılında biz başlattık aslında. Sektörün dışından geldiğimiz için görülmesi de zaman aldı. Tiyatro oyunuyla başladık ama Mavi Bisiklet’in transmedia projeleri de vardı elimizde. Filmin yanısıra, bir bilgisayar oyunumuz var, çizgi dizi tasarımımız var, tiyatro oyunumuz var, dergisi, kitabı…


 

M.Z:  O zaman bu sinema filminden de öte, bir proje, kocaman bir fikir.


N.K: Evet, transmedia kısmı biraz zaman alacak ama olacak.


M.Z: Çocuk üzerine gitmek duygusu nereden geliyor peki? Zor da olsa gerek bir yandan çocuklarla çalışmak…


Ü.K: Sinemada çocukla çalışmak zor. Ama neye göre zor. Ben önyapımda çocukları seçerim, rollerini çalıştırırım, giderim demek kolay. Bu zamana kadar böyle oldu diğer işlerde. Biz o gözle bakmıyoruz. Onlara değmek bir sorumluluk. Biz öncelikle çocukların birer birey olmalarına odaklanıyoruz. Toplumda bir değişim yaratmak istiyorsak bunu çocuklarda yaratmak lazım diye düşünüyoruz. Biz yaklaşık 400 çocukla çalıştık, içlerinden 10 tanesinin bile içlerinde bir kıvılcım yarattıysak, o müthiş bir kazanç.


MZ: Onları seçerken nelere dikkat ettiniz?


Ü.K: Aslında daha çok istekli olmalarına dikkat ettik. Ön yapımda 100 çocuk kalmıştı, Selim de onların içindeydi.  Çocuk derken 12,14,15 yaşlar. Biz onlarla 4 hafta çalıştık. Temalar belirledik; adalet, demokrasi gibi. Senaryo vermedik çok fazla, önce temalara alışsınlar istedik, ben doğaçlamaya önem verdim. Kesme yok filmde, sahneler hep plan-sekans. Duygu kaybolsun istemedim. Son üç güne kadar ana rol belli değildi. Kamera önünde iyi görünmelerinden ziyade bazı yetenekleri de önemliydi, mesela sanayiye gönderdim onları, gittiler, lastikçide çıraklık yaptılar, reji de çekti onları, el becerileri önemliydi orada. Tamirci sahnesi ve benzeri sahnelerde sakil durmaması lazım, vücut dirençleri de önemliydi.  Bunların hepsini birleştirdiğimde Selim öne çıktı, sakin ve güçlü bir yapısı var. Dayanıklı bir çocuk.


M.Z:  Konya’da çektiniz filmi?


Ü.K: Evet, Akşehir, benim memleketim.


M.Z:  Sizin hikayenizden yola çıktığı için mi orada çektiniz?


Ü.K: Nursen’in önerisi oldu bu da, senin çocukluğundan bu kadar izler taşıyorsa, gidelim senin memleketinde çekelim dedi. Orada Nasreddin Hoca şenlikleri yapılıyor. Tiyatro ile sinema ile orada tanıştım ben, oranın insanına bir katma değerimiz olsun da istedim açıkçası.


M.Z:  Çekimler ne kadar sürdü?


Ü.K: 4 hafta ön yapım, 5 haftaya yakın da çekimler. Yazın kurguyu yaptık, sonra post prodüksiyonu Almanya’da yaptık, uzun sürdü, iki ay kadar.  2016 Ocak gibi bitmişti.


M.Z:  Bir yönetmen olarak, sinematografik açıdan, bir imzanız var mı, filmin rengi, dokusu itibariyle de soruyorum bunu, bu yolda filmler çekerim dediğiniz, örnek aldığınız başka türler/ yönetmenler?


Ü.K: Ben tüm ekiple bunu paylaşmıştım, ben çocuğun gözünün hizasında kalmaya önem verdim bu filmde, yetişkin kadraja girse de biz çocuğun hizasında kaldık. Onun duygusal iniş çıkışını takip eden bir kamera kullandık ve sanat grubu da minimal çalışsın istedim. Gözle görünür ekstra bir şey olmayacak dedim. Bizim ülke olarak doğudan da batıdan da beslenen özelliklerimiz var. İran sinemasını çok seviyorum. Kuzey Avrupa sinemasının o soğukluğunu  da çok severim.  Dardenne kardeşleri çok severim mesela. Ekibe de söyledim bunu, hikayeyi takip edişimiz İran Sineması gibi olsun, ama kamera hareketleri, renk seçimi gibi konularda Avrupa sinemasına yakın duralım. Yapmaya çalıştığım tam olarak buydu. 


M.Z:  Müzik kullanımı da çok çok minimal.


Ü.K: Evet bunların hepsi özellikle tercih edilmiş seçimler. 


M.Z:  Festivaller geziyorsunuz hem yurtiçi, hem yurtdışı, Antalya’dan ödülle döndünüz, bekliyor muydunuz?


Ü.K: Bekliyorduk.


N.K: Ödül için film yapmıyoruz. Ama yaptığımız şeyi bildiğimiz için, evet, ödül bekliyorduk açıkçası. Senaryo, oyunculuk tamam ama yapımcılıkta Ümit’e şunu dedim, içinden nasıl hissediyorsan, durumu  nasıl görüyorsan filmini öyle çekmelisin, bu ilerde seninle anılacak bir iş. Ümit filmi çıkardığında bir gün dahi şu da şöyle olsaydı demedi. Ümit mütevazidir, biz de başarıya odaklıyız elbette ama arkasında ne emekler var kimse onu düşünmez. Bergman’ın üretimlerini her zaman örnek alırım, o dönemin şartları içerisinde ne kadar çok üretimde bulunmuş, pek çok alanda. Bunlar mümkün.


 

M.Z:  Festival filmleri diyince son dönemde Sivas, Kar Korsanları geliyor aklıma, bunlar da çocuklar üzerinden büyüme hikayeleri anlatan ve festivallerde taçlandırılan filmler oldu. Ama vizyona gelince halka çok fazla ulaşamayabiliyor. Siz Başka Sinema ile vizyona çıkıyorsunuz değil mi, kaç kopya?


Ü.K: 2 Aralık’ta vizyondayız, ilk olarak 11 salonda giriyoruz. Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa ve Eskişehir’de giriyoruz. Fena bir rakam değil.


M.Z: Filmlerin vizyon bulması/bulamaması meselesine bakış açınız nedir ?


Ü.K: Bizlerin, yani festival tarafında duran filmci, yapımcıların, izleyiciyle bağ kurabilecek bir yapıya yavaş yavaş gelmeleri gerekiyor diye düşünüyorum ki ben kendi adıma bir sonraki projemde buna daha fazla kafa yorucam. İzleyiciyi daha fazla yakalayacak nasıl kodlar, nasıl çalışmalar gerekir gibi.


M.Z: Bir orta yol, orta dil mi bulmak gerekiyor?


Ü.K: O da çok zor gerçi, hem festivallerde bir filmin yerini bulması, hem vizyonda seyirciyle buluşup kendini sevdirmesi, ikisini birden deneyip iki tarafta da sevilmeyen örnekler de var. Ama seyircide karşılık bulmak önemli…


N.K: Fonlarla yapılan filmlerin reklam bütçesinin de olması gerekiyor. Yurtdışında her aşamada, altyazının bile fonu var. Biz gene böyle bakınca iyi fon topladık, Akşehir belediyesinden bile destek aldık. Yerel destekçilerimiz var.  Zaman ayırdık, gittik anlattık. Dağıtım aşamasında da benzer bir yaklaşımda bulunacağız. Bu filmi buluşturmak adına daha fazla Türkiye’de, ortaokul ve üzeri genç ve ailelerle nasıl buluşabiliriz diye kafa patlatıyoruz açıkçası.


M.Z: Film bitti, vizyona çıktı, bitti diye bir durum yok o zaman, filmin serüveni devam edecek.


Ü.K: Kesinlikle.


M.Z: Eğitsel bir yanı var diyorsunuz filmin.


Ü.K: Sinema zaten iyi bir eğitim metodu aslında bence, birçok gelişmiş ülkede de bu şekilde kullanılıyor. 2004’teki sinema yasasından sonra bu arttı. İnşallah bunun da önünü açarız Mavi Bisiklet ile.


M.Z: Peki filmin konusuna dönecek olursak, çocuk gözünün büyüklerin dünyasına baktığında gördükleri adaletsizliği okuyabiliyoruz ama ben şunu anlatmak istedim diye altını çizmek istediğiniz bir kısmı var mı?


Ü.K: Senaryoyu yazarken de çekerken de elbette kafanızda bir takım cümleler oluyor ama film bittikten sonra o benden çıkıyor. 20’ye yakın festival gezdik, Hindistan’dan Amerika’ya, orada sorulan sorular, söyleşiler, herkes farklı bir yerinden tutabiliyor. Duyguyu yakalıyorsa, dünyanın neresinde olursanız olun, o işliyor. Genelde duygular birbirine benzer oluyor. Ben bu filmle şunu anlatmak istedim demek istemem, beni aştı. Ama yola çıktığımız düşünce, söylediğiniz şeydi, bir çocuk yetişkin dünyasındaki adaletsizlikle karşılaşınca bunu kendi dünyasında nasıl çözer, sorumuz buydu.


MZ: Yeni projelerinize gelelim.


Ü.K: Üzerinde çalıştığımız üç proje var. İlki Nursel’in 2013’te yazdığı, gerçek bir hikayeden yola çıktığı bir proje. Onu Nursen yönetecek, ben yapımcısı olacağım. Macera dolu bir hikaye. Daha hareketli . Kimsesiz çocuklar yurdunda geçen bir hikaye o. Benim bir projem var ayrıca, onu da birlikte yazıyoruz gerçi. Onu yazarken Konya’da, 14 yaşında işitme ve yürüme engelli bir gence rastladık. Yüzme sporuna başlamış ve 7 tane altın madalya kazanmış. Kayıtsız kalamadık ona. O çocuk bir yıl boyunca milli takımlara hazırlanacak, biz de bir yıllık bir takiple dokü-drama hazırlayacağız.


N.K:  Bu projeyle ilgili Gümrü’de katıldığım bir platformda Fransız bir ortak yapımcı bulduk.  Bu projemiz şimdiden Cinekid  co-production market’e de seçildi. Kendi yolculuğunda ilerliyor o da.  Yeni sinemacılara o anlamda şöyle bir tavsiyede bulunabilirim, bir meseleniz varsa, peşinden gitmelisiniz. Çok çalışmalısınız, iyi niyetle ne yapacağınızla ilgili araştırmalar yapmalısınız. Sizin yola çıkışınız birebir olarak sadece, “ sinema yapalım”  da değil sanki, öyle hissettim. İlgilendiğiniz, dert ettiğiniz, yolunuza çıkan hikayeleri en iyi anlatma yolu neyse onu yapmak istiyorsunuz.


Ü.K: Evet, bizim yönelimimiz öyle oldu. Bir derdimiz var, bunu hikayelendirdiğimiz süreçte bunu kitlelere en iyi ulaştırabilecek sanat sinema aslında. Yönelimimiz sinema oldu bu yüzden.


N.K: Böyle hissetmene çok mutlu oldum Melis. Ben 15 yıldır çocuklarla çalışıyorum. Benim parmak izim kadar eşsiz ne yapabilirim diye düşündüğümde çocukların bir birey olduğunu fark ettim. Bu eylemi 18 yaşında gerçekleştirmiyorlar otomatik olarak, yasal süreç o zaman başlasa bile. Biz büyükler, onlara karşı davranışlarımızla sen bir bireysin diyoruz ya da demiyoruz, bu duyguyu onlara verecek olan bizleriz. Ben bunu drama çalıştığım zaman çocuklarla, ailelerle, bunu daha fazla kitlelere ulaştırmam gerektiğini fark ettim. Bu çok evrensel bir durum ve dünyada bu yapılıyor, çocuklara, gençlere, ailelere yönelik eğitim-sinema çalışmaları yapıyorlar, ben de bizim adımıza doğru alanın bu olduğunu hissettim, Türkiye’de bu yoksa da yapılabilir, bu çıtayı koyup, kendi ülkeme adapte etmek isterim ve çok mutluyum ki bunun sinemayla yapılabileceğini buldum. Ben çocukların dürüstlüklerine, enerjilerine, şeffaf ilişki kurmalarına hayranım, onlarla çalışmak bana çok iyi geliyor. O geribildirimlere ihtiyacımız var. Kızsa da barışıyor, biraraya geliyor, oyun oynuyor. Yetişkinlerin çocuklardan  öğreneceği çok şey var . 


Ü.K: Fakat elbette didaktik bir anlatım yoluyla değil, estetik ve sanatsal bütünlüğü barındırarak, sinema duygusunu yitirmeden, eğitimci diliyle değil.


Çok teşekkürler.

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

SEANSLAR

Göster

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter