Popüler Sinema

Paylaş
Röportajlar

Basê: “Tamam film gibi olmuş, diğer filmlerden ne eksiği var?”

Basê: “Tamam film gibi olmuş, diğer filmlerden ne eksiği var?”
Bir yanda büyük oğul Hasan’ın yitişi bir yanda anne Basê’nin bekleyişi... Küçük evlat Mehmet’in sebebi ziyareti ise babasının sesi... A yüzü, B yüzü olmayan kasetlerde geçmişin feryadını duyuyoruz. 19. Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film ve Senaryo ödüllerini kucaklayan Babamın Sesi’nin yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’la sohbete dalıyoruz.

 

 

Arzu ederseniz önce Babamın Sesi’nin türünü konumlandıralım...

 

Orhan Eskiköy: Babamın Sesi’nin şu andaki hali kurmaca. Ama denediği şey aslında belgeselin bazı özelliklerini kurmacanın içine yedirmek. Bunda klasik belgeselin unsurları da var. Bazı yerleri röportaj gibi çekmek, oyuncu değil de gerçek karakterlerle çalışmak gibi. Sonuçta metinsel olarak da biçimsel olarak da bir kurmaca film. 

 

Zeynel Doğan: Ama oyuncularla yapılmadı. İnsanlar belli ölçülerde kendisi olarak bulundu. Mekanla ilgili de belli noktalarda gerçeğe sadık kalma duygusu üzerinden gidildi. 

 

Basê’yi ikna etme süreci nasıldı? 

 

Z.D.: Filme ilk başladığımızda belgesel olarak yola çıktık. Annem anlatmak istiyordu, bir şeyler paylaşmak istiyordu. Böyle bir projenin içerisinde olabileceğine dair ikna ettim. Sonrasında bu iş kurmaca olunca... “Oyunculuk yapacaksın, kamera gelecek, kayıt diyecek, ses diyeceğiz, ışıklar olacak, senin olmayan bir takım öyküler anlatacaksın...” dedik. Biz gitmeden önce, yapabilir mi Basê diye, soru işaretlerim vardı. Orhan ısrarla soruyor “Annen nasıl ne düşünüyor?” diye. Çünkü emin değiliz, ben de “Yapar, istersem olacak...” Ama yine de sette ne olacağını kestiremiyorsun. Kurmaca ile ilgili de provalara, çalışmalara başladık. İkna oldu ve “Yapacağım.” dedi. Geldiği nokta itibariyle de seti çok sevdi. Sanat yönetmeninin, sesçinin, ışıkçının işine müdahale ediyordu. En son kamerayı öğrendi ki çekimler bitti.  

 

Bildiğim kadarıyla bir yan öykü varmış daha öncesinde... 

 

O.E.: Sen bu bilgiye nasıl sahip olduğunu söylersen, bu sorunun cevabını verebilirim. (Gülüşmeler...) Senaryoda yan bir hikaye ve karakter vardı, Zeynel’in çocukluk arkadaşı. Ama set o kadar zor oldu ki... Basê’nin çalışabileceği saat belli. Bizde çalışma süreleri, sekiz, yedi, altı saat... Bir iki gün hiç çalışamadık mesela. Toplam zaten dört hafta var. Hiç gece çekimi yapamadık, hep gündüz çekimi yaptık. O yan karakterle yeteri kadar ilgilenemedik. Montajda hikayenin çalışmadığı belli oldu. Dağılıyordu hikaye. O yüzden attım onu. 

 

 

Babamın Sesi sizin için nedir, ne değildir? 

 

Z.D.: Orhan senaryoyu yazdı. Bizim aile ile ilgili gözlem yapan, benden daha fazla annemi tanımaya giden bir yola çıktı. Beni daha iyi tanıyan bir duruma geldi. Oyuncu olmamakla oyuncu olmak arasında fark var. Bu izleyiciye geçiyor. Negatif yönleriyle de pozitif yönleriyle algılıyor izleyici. Bizim yan karakterimizi oynayabilecek bir oyuncu bulmuştuk. Ama uyuşmadı. Zeynel daha fazla göze batar duruma geldi. Doku uyuşmazlığı oldu. Bunu fark etmemiz kurgu aşamasında oldu. O ana kadar ben çok ikna olmuştum. Çünkü Elbistan/Maraş anlatılacaksa böyle bir karakterin olması gerekiyordu, ama olmadı. Şu haliyle de Babamın Sesi benim açımdan belki de kustuğum bir film. Babamla ilgili birçok eksik, birçok konuda borçlu, iletişim kurma konusunda kötü hissederdim. Annemin anlatacağı çok şey vardı. Ben bir yerlerde biriyle röportaj yaparken, konuşurken, film yaparken, en basitinden birilerinin hayatını anlatırken yanı başımdaki annemi görmezden gelemiyordum. Babamla, annemle ve ailemle ilgili hesaplaşmadan sonra şimdi, başka öyküler yapmakla ilgili daha rahatım. Bir öfke vardı, bir hesaplaşma vardı, bunları tamamladığımı düşünüyorum. 

 

O.E.: Kişisel bir merak aslında Babamın Sesi benim için. Filmden sonra bir soruya yanıt olarak bunu verdim. Belki ilk defa orada fark ettim. Benim babam da çalışmaya gitti yurt dışına. 2.5 sene ayrı kaldı bizden. O gittiğinde annem hamileydi, kardeşim doğdu. Ama hiçbir bağlantı yok, hiçbir mektup kalmamış. O zamana dair hiçbir şey bilmiyoruz. Babam döndüğünde eve, kardeşim 18 yaşına kadar belki daha fazla, “Baba” diye seslenmedi. Zeynel’in ailesi o kadar özel ki... Sakladıkları sesleriyle, fotoğraflarıyla, işte Basê hala Hasan’ın eşyalarını saklıyor. Baktığınız zaman ilkokulu bile okumamış ama hayata öyle dokunuşları var ki Basê’nin ben acayip merak ettim. Bu filmi yapmak istedim. Babamın Sesi, benim için bende olmayan bir şeye öykünme filmi aslında.

 

Ortak yönetmenin aynı zamanda oyuncu olması ve öteki yönetmenin onu yönetmesi üzerine konuşalım mı?  

 

O.E.: O çok gerilimli bir şey. Çünkü adam hem oynuyor hem kamera hareketine bakıyor, bir taraftan bana bakıyor, “Oluyor mu?” gibi... Kendini hiçbir yerde bırakmadı zaten. Mesela “Şöyle yapman lazım.” diyorum. “Ben öyle yapmak istemiyorum, öyle yapmam gerekmiyor.” gibi tatlı şeylerimiz de oldu.

 

Z.D.: Bu tarz işler birbirini iyi tanımıyorsan, birbirinin duygusuna güvenmiyorsan çok zordur. Biz bu aşamayı geçtikten sonra başladık. Orhan’ın ne istediğini ben biliyordum, nereye evrileceği konusunda da kafam netti. Gerçekten bu iş daha güçlü bir iş olabilir, konusunda ikna olmuştum. Sette bulunmak, sorumluluk almak, yönetmen olmak... Aslında kamera arkasını Orhan’a teslim etmiştim. Başta biz anlaşmamızı yaptık. Bu konuda sıkıntı yok. Sinema olarak bir ‘film’ olduysa Orhan’dır bunu yapan. Orhan da “Senin gölgen olmasa biz bu filmi yapamazdık.” der. Bu konuda birbirimizi tamamladığımızı düşünüyorum. Bazı konuları anlamak, o dünyaya girmek, içerden o detaylar, özel diyalogların hepsiyle ilgili birbirini çok iyi tamamlayan bir şey oldu. Dışardan bir göz olmadan bu hale getirmem mümkün değildi. Görmüyordum, seçemiyordum, algılayamıyordum bir takım şeyleri.

 

 

Rotterdam sonrası da gezecek film... 

 

O.E.: Bizim için yurt dışındaki en güzel şey, filmin Almanya’da gösterime giriyor olması. Festivaller de tabi ki önemli ama küçük bütçeli bir filmin ticari gösterime girmesi bizim için çok keyifli. 

 

Z.D.: İlk gösterimimiz, dünya prömiyeri Rotterdam Film Festivali’nde olmuştu. Ama sonuçta kendi açımdan heyecanla beklediğim Türkiye’deki festivallerdi. Film, buralara ait bir derdi anlatıyor. Bu duyguyu, bu hissi paylaşacak insanlar var. Onlarla diyalog kurmak istiyorum. Nitekim Maraş’a doğru yaklaştıkça atmosfer daha da ısınıyor.

 

Rotterdam’da sorulanlar daha çok ne üzerineydi, en çok neyi merak ettiler? 

 

Z.D.: Bizim filmimizde, biraz Kürtleri, biraz Alevileri bilmiyorsan, zorlanırsın o dünyayı anlamakta. Talepkar bir film. Onlar soruyor “Aleviler nasıldır, Kürtler nasıldır?” gibi... Hani daha çok “Biz belgesel izledik, bununla ilgili bilgi ediniyoruz.” olayı. Ama ilgi iyiydi. Yılların festivali, salonlar dolu, insanlar son derece disiplinli izliyor. Biz de özenerek o duruma baktık.

 

 

Şimdi, Babamın Sesi ile ilgili birbirinize soru sormanızı rica edeceğim.

 

O.E.: En zorlandığın anı sorayım...

 

Z.D.: Orhan gergindi sette, sinirliydi. Orhan’ın genel havasıdır aslında. Çok iyi sahneler bile olsa onu belli etmez bize. Keyif aldığı durumlar oluyor ama biz anlamıyoruz. Ben zaten haddimi aşmışım, oyunculuk yapıyorum. Sınırı geçmişim. Set başlamış, bütün ekip gelmiş, rol paylaşımı her şeyi yapmışız halen ikna olmamışım. Ama Orhan yükleniyor, beni zorluyordu. O aralar, rahat bir sahne çekeceğiz ama Orhan yine gergindi. Mesela tespih sahnesi benim için kıyametti. Orada çok zorlanmıştım, “Artık bu iş bitsin de evime gideyim.” Ben sorayım, senin en zorlandığın (gülüşmeler...) durum? 

 

O.E.: Maraş sahnesiydi galiba. O, Basê’nin başından geçen bir hikaye değildi. Kurmacanın bir tarafıydı. Filmden önce provasını yapmış olmamıza rağmen Basê’nin tabi sinirleri bozuktu. Çünkü biz otele gidiyoruz, o yine o evde yatıyor. Yatağı onun yatağı değil. Bir isyan etti orada. “Bu benim değil, bunu anlatmayacağım, neden böyle şeyler istiyorsunuz benden?” gibi şeyler söyledi. Dil danışmanımız Mazlum yatıştırmak için gitti. Onun omzuna doğru vurdu.  

 

Z.D.: Yeğeni olduğu için... 

 

O.E.: Sevgi ama bir taraftan da öfkesini dile gertiriyordu. O anda gerçekten birisi deseydi ki “Abi bırakalım, gidelim.” bırakabilirdim, o kadar zorlandım.

 

 

Basê filmi izledi mi? 

 

Z.D.: Sinema salonunda izlemedi. Festivallere de gelmek istemiyor. İlk Diyarbakır’da bizim evde izledi. Yarım saatini izledi. “Tamam film gibi olmuş, diğer filmlerden ne eksiği var?” dedi. Elbistan’da, Nurhak’ta bir cemevi vardı, oraya projeksiyon kurduk. Bütün köylüler, bize yardımcı olanlar, oynayanlar, figürasyonda bulunanlar, hepsi geldi. Orada da izledi. İnsanların ilgisini görünce çok keyiflendi. Filmden de memnun gayet. O konuda bir sıkıntı yok.

 

Son olarak Babamın Sesi ile ilgili seyircinin bilmesi gereken en önemli şey...

 

O.E.: Özellikle Türkiye seyircisi için beklenmedik bir film, tarz olarak. Dört ana oyuncu var ama ikisinin karakterleri sadece sesleriyle var. Onu anlayana, onun içine girene kadar zorlanıyorsunuz. Hep öyle şeyler söylediler. “İlk anda kavrayamadık, ha sonra hep böyle işleyecek, baba sesi hep duyulacak, Hasan arada isyan edecek...” dedi insanlar. ‘Beklenmedik’ biraz iddialı oldu, alışık olmadıkları tarzda bir film.

 

Z.D.: Bunlar yaşanmış ve bu memlekete ait çok ciddi gerçekler. Bir film olarak izlemesinler bence. Her an herhangi birisinin başına gelebilir. Yaşanmış, yaşanabilecek şeyler... Böyle bir algıyla izlenirse herhalde ben kendi açımdan daha rahat etmiş olurum.  

 

 

Röportaj: Ceylan Özçelik 

 

twitter.com/enheyecanliyeri

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

ELEŞTİRİLER

71. Cannes Film Festivali’nden Geriye Kal...

71. Cannes Film Festivali’nden Geriye Kal...

Duygu Kocabaylıoğlu

Doğruluk mu Cesaret mi?

Doğruluk mu Cesaret mi?

Özgün Mert

Köpek Adası

Köpek Adası

Duygu Kocabaylıoğlu

SEANSLAR

Göster

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter