Popüler Sinema

Paylaş
Eleştiriler

Bir Çatışmanın Anatomisi

Bir Çatışmanın Anatomisi
(7.5/10)
Yazar: Başak Bıçak

Soul müzik efsanesi Sam Cooke’un, “A Change is Gonna Come” isimli enfes parçasının sözleri yıllar sonra yeniden, fakat bu kez kökten bir değişimin habercisi olacak gibi görünüyor. İlk uzun metraj sinema filmiyle arz-ı endam eden Regina King, kutsal kitapların kıyamet alameti mahşerin dört atlısı gibi, 60’lı yılların dört siyahi ikonunu tek mekânda bir araya getirerek bizleri patlayan bir yanardağın köklerine götürüyor… 

 

Pandemiyle birlikte şüphesiz tüm dünya, geri dönülemez bir evrim sürecine girdi ve bu dönüşümün en sert yaşandığı yerlerden biri, bilhassa 6 Ocak’taki Capitol Hill baskınıyla kutuplaşmanın geldiği noktayı gözler önüne seren ABD oldu. Bundan birkaç yıl önce başlayan ve sinemayı, film yapma araçlarını büyük ölçüde etkileyen Oscars So White akımının ardından, halihazırda Donald Trump’la yükselişte olan ırkçılığın boyutları, küresel salgına rağmen önce Black Lives Matter hareketine ve nihayetinde seçimlerle birlikte toplumu karşı karşıya getiren bir sivil darbe girişimine dek uzandı. İşte böylesi çalkantılı bir dönemde, Martin Luther King’in doğum gününde Amazon Prime’da gösterime giren One Night in Miami, hem sivil haklar hareketinin marşı Sam Cooke bestesinin, hem de M. L. King’in “rüyasının” sinemasal düzlemdeki yeni bir bileşimi olarak karşımıza çıkıyor. Ve seyircisine politik okumalara açık, derinlikli bir film armağan ediyor.

 

Muhammed Ali’nin ya da o dönemdeki ismiyle Cassius Clay’in (Eli Goree), 1963’teki dövüşüyle açılan film, sırayla her bir karakterini maruz kaldıkları ırkçılık üzerinden tanıtan bir girizgâha sahip. Dövüş sırasında “ciddiye alınmayan” Muhammed Ali; beyaz bir topluluğa, bembeyaz kıyafetlerden ve piyanodan oluşan bir orkestrayla konser veren fakat “dikkate alınmayan” Sam Cooke (Leslie Odom Jr.); Georgia’da ziyaret ettiği evin terasında övgü dolu sözlerle karşılaşmasına rağmen “eve alınmayan” NFL tarihinin en büyük sporcularından Jim Brown (Aldis Hodge) ve son olarak filmin tansiyonunu belirleyen ve ileride, özünde kimin kurt kimin kuzu olacağının ayrımına varmamızı sağlayacak konuşmasıyla televizyonda boy gösteren Malcolm X (Kingsley Ben-Adir)… 

 

Yıllar önce yazdığı tiyatro oyununu Regina King ile sinemaya uyarlayan Kemp Powers anlatısını, ırkçılığın ve buna karşılık direnişin ayyuka çıktığı yıllarda arkadaş olan dört siyahi ismin üzerine inşa ediyor. Muhammed Ali’nin dünya şampiyonu olduğu dövüşün ertesine, 1964 yılının 25 Şubat gecesine odaklanan Kemps, gerçekte de var olan bu buluşmayı ve o gece yaşananları, kurgusal bir hikayeyle beyazperdeye aktarıyor. Giriş sekansının peşi sıra izlediğimiz ve atmosferi zedeleyen, müzik seçimiyle oryantalist bir algı yaratan uzun namaz sahnesiyle bir parça kan kaybeden film, karakterlerin Hampton House Motel’de bir araya geldikleri andan itibaren nabzı yeniden yükseltiyor ve tek mekân geriliminin tüm avantajlarından yararlanmaya başlıyor. 

 

İlkin, gerçekte de yedikleri dondurma ekseninde, vanilya ve dolayısıyla “beyaz sevgisi” üzerinden ateşlenen tartışmanın fitili, Malcolm X’in sorgulamaları eşliğinde bir anda siyahiler arası bir iç hesaplaşmaya dönüyor. Nitekim dakikalar ilerledikçe kutlama için toplandıklarını sandığımız bu isimlerin aslında, King ve Powers ikilisinin gözünde, Malcolm X’in yürüttüğü misyonerlik faaliyetinin bir parçası olduklarını düşünmeye başlıyoruz. Radikal, ırkçı ve kült bir organizasyon olan İslam Ulusu’nun müridi, Afro Amerikalı önder Malcolm X’in, bu üç yüksek siyahi profili ayrılmakta olduğu örgüte dahil etme amacıyla bir araya getirdiği -ki eşi Betty’yle olan konuşması bunun bir göstergesidir- ve hatta gece boyunca yürüttüğü sorgulamanın, halihazırda Muhammed Ali’yle elde edilmiş kazanımlarını, müziğin ve sporun önde gelen isimlerine uzandırmak maksadı taşıdığı izlenimini ediniyoruz. 

 

Muhammed Ali’nin Müslüman olduğunu kamuoyuna açıklamasının hemen öncesinde geçen gecede, Boston konserindeki mucizesi nedeniyle Malcolm’un radarına giren Sam Cooke, haliyle gecenin günah keçisi ve saldırıların asıl hedefi oluyor. Sam Cooke ve Malcolm X’in arasındaki polemiğin tonu gecenin tansiyonunu an be an yükseltirken Jim Brown, büyük oranda bu üçlü arasındaki denge unsuru görevini üstleniyor. Ve bir bakıma finale doğru tarafları anlama çabasıyla, belki de senarist Powers’ın karakterlerine bakışını, bizim de yaklaşımımızı belirleyen kişi oluyor. Başlangıçta Malcolm’un, yoğun bir fanatizm ve militanlık barındıran konuşmaları bir süre sonra kendi iç çatışmalarına ve önceleri kendisini onlardan üstün gördüğü arkadaşlarına itiraflarda bulunmaya dek varıyor ve misyonerlik gayreti yüzünden kurt sandığımız karakterin, esasen kuzunun ta kendisi olduğunu fark etmemize yol açıyor. 

 

Öyle ki, Malcolm’un bahsettiği ve Sam Cooke’un meşhur sözleri yazmasına vesile olan Bob Dylan’ın “Blowin’ In The Wind” isimli parçasının geçtiği sekans, filmin finalinin hazırlayıcısı haline geliyor. Spike Lee’nin 1992 tarihli klasikleşmiş Malcolm X filminin finalini andıran bir üslupla, “A Change is Gonna Come” eşliğinde, yine Malcolm’un ölüme gidişini ve diğer karakterlerinin o geceden sonraki dönüşümlerini izliyoruz.  

 

Kuşkusuz One Night in Miami, gerçek bir olaydan yola çıkan ve o gece konuşulanları kurgulayan bir film. Ancak tıkır tıkır işleyen senaryosu ve özenli, derinlikli diyaloglarıyla Powers öylesine güçlü bir hikâye ve gece yaratıyor ki, ister istemez gerçekliği hakkında sorgulama içerisine düşüyorsunuz. Oyuncu performansları, etkileyici renk paletleri, doğru atmosfer yaratımı, kusursuz sanat yönetimi ve mekân kullanımıyla One Night in Miami, politik türe yakın olmayanların dahi sevebileceği bir film. Kaçırılmamalı…


twitter.com/BasakBicak

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

HABERLER

32. Ankara Film Festivali Başvuruları Baş...

32. Ankara Film Festivali Başvuruları Baş...

Oscar'ın habercisi Golden Globes 2021 kaz...

Oscar'ın habercisi Golden Globes 2021 kaz...

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter