Popüler Sinema

Paylaş
Eleştiriler

Beyaz Karga

Beyaz Karga
(6.5/10)
Yazar: Mustafa İri

Kelime anlamı olarak bir tür ‘ara dönem’ demek olan ‘fetret’ kelimesini çağrıştırdığı Osmanlı terminolojisinden farklı biçimde kullandığımı bilmenizi isterim öncelikle. Başlangıçta filizlenen, belli bir işaretle kendini gösteren sonra sekteye uğrayıp sendeleyen ve muhtemelen yeniden yükselişe geçecek olan anlamında.

 

Aslına bakarsanız biyografik açıdan oldukça karmaşık bir dönemi ele alıyor ‘The White Crow (Beyaz Karga)’. Julie Kavanagh’ın ‘Rudolf Nureyev:The Life’ adlı romanından ülkemizde de bilinen ünlü senarist David Hare tarafından senaryolaştırılan film, adından da anlaşılacağı üzere bir yaşam kesitine odaklanıyor. Bir meşhurun doğum ve ölüm arasında kalan en sancılı yetişkinlik sürecine. Hare’in senaryosu, yazdığı tiyatro oyunlarındaki gibi sosyo kültürel ve psikolojik dinamikler üzerine kurulmuş. Nureyev’in akıllarda yer eden sarsıcı yaşamını oldukça sakin bir üslupla ele alıyor. Oleg Ivenko gibi üzgün bakışlı ve şairane bir oyuncu seçimi de bu sükûneti destekler gibi duruyor. Doğumundan itibaren çocukluğunun en kırılgan anlarına odaklanan senaryoda yavaş yavaş değişen, hayatın sert yanlarına çarpan ve direnen bir tavır göze çarpıyor. Beyaz Karga’nın en sevdiğim yanı, bu büyüme ve zorlanma hikayesini dürüst ve yalın biçimde ele aldığı tavır oldu. Bu yönüyle sarsıcı heyecan beklentisiyle koltuğa oturan izleyici için çok ta keyifli bir seyirden söz edemeyiz. 

 

Yönetmen Ralph Fiennes, senaryonun sakin yapısına tutarlı şekilde eşlik ederken şık bir yorum yakalamayı başarmış. O’nun bu dingin tavrı, değişik bir izleme önerisi getiriyor. Yaşam biçimini çılgın aşırılıklarla şekillendiren ünlü bir baleti sıradan insan halleriyle savaşırken görmek, onun da hepimiz gibi doğal evrelerden geçtiğini hatırlamak beklentiyi zorluyor ve dönüştürüyor. 

 

Beyaz Karga, Nureyev’in Sovyetler’den ilticasına ve KGB ile karşı karşıya geldiği gerilimli havaalanı anlarına özel olarak eğiliyor. Hatta yazar Kavanagh, romanın biyografik işleyişini tam da o noktada durdurup bir tür işaret fişeği atıyor. Film şeridi gibi hatırlanan geri dönüşler ve sıklaşan çocukluk hatıraları ise, genç ve yetenekli bir adamın kurtuluş çığlığı gibi düşünülebilir. Sinemasal açıdan özel bir yöntem yakalayan Fiennes’in titiz açıları ve renk seçimleri Almodovar’ın aksine ciyak ciyak bağırmıyor, Nureyev’in sansasyonel yaşamına ciddiyet katıyor.

 

Cinsel yönelimi ve hayat tarzı ile her daim merak konusu olan Rulolf’un gençliği, üzerindeki politik baskıyı farketmesinden daha önemli değil bu filmde. Yatak arkadaşı bile onu bu yönüyle eleştirip fuckbuddy olmaktan uzak davranıyor. İkaz ediyor, yargılıyor. Gizli bir korkunun tehdit ettiği yaşamının en korkak ve savunmasız olduğu anlar bu anlar. Kime güveneceğimizi asla bilemediğimiz ve öylece savrulduğumuz ilk gençliğimiz vardır ya; aynen o. Yine de güçlü sezgileriyle ruhunu korumak için direnmekten asla vazgeçmiyor Nureyev. Bazen büyük bir tablonun önünde saatlerce durarak en küçük ayrıntıdaki kaosu izliyor, kendine hayat dersi çıkarıyor. Pushkin’in hocalığında kendine sığınak bulması, aynı sığınakta bir kadın tarafından maruz bırakıldığı zarif taciz ve insanlarla kurduğu mesafe filmin ana eksenini belirliyor. Bu, bir anlamada hayatı boyunca başına neler geldiğini iyi bildiğimiz bir dünya starının gerçek hayatla yüzyüze geldiği ilk büyük çatışmanın filmi. Masumiyetin ve kendini farketmenin düşündürücü hikâyesi.

 

Baştan sona ilgiyi hak eden iyi ve temiz bir yapım olarak The White Crow, bana Black Swan’ı da anımsattı. Kırılan kemik sesleri yerine bu kez güzel bir ruhun çatlayan ve ezilen iç sesini duyumsadık. Kötücül olmayan, iyilikten yana duran, kendini tehlikelerden korumak için başka bir ülkeye sığınan ürkek bir kalbin yardım çağrısını...

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

HABERLER

Peter Fonda hayatını kaybetti!

Peter Fonda hayatını kaybetti!

SEANSLAR

Göster

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter