Popüler Sinema

Paylaş
Eleştiriler

Acı patlıcanı kırağı çalmaz!

Acı patlıcanı kırağı çalmaz!
Yazar: Mustafa İri

Yaşam denen canavara direnmek hayattaki en zor sınav. Bunu biliyoruz bilmesine de iş icraata gelince çoğumuz sınıfta kalıyoruz. İbrahim ve Selim, kendi hayat sınavlarını iyi veriyorlar. Ama birer izleyici olarak bırakın onların yaşadıklarını yaşamayı, izlemek ve tanık olmak bile kolay lokma gibi görünmüyor. 


‘Sarı Sıcak’ filmiyle Fikret Reyhan, İbrahim karakteri üzerinden gençlik denen dikenli ve taşlı yolu bizlere acımasızca hatırlatıyor. Yatlardan, avm lerden lüks caddelerden çok uzakta bir yaşam, feodal aile yapısının kadın erkek çocuk demeden ezip geçen insafsız halleriyle önümüze seriliyor. Göçmen bir ailenin küçük oğlunda Aytaç Uşun’u kendi adıma ‘Silsile’ filminde izlemiş ve hayli beğenmiştim. Benzer bir rolü bu kez daha derin bir senaryoda karşımıza çıkaran Sarı Sıcak ise, sermaye sorunsalının dibinde debelenen insancıklara odaklanarak bir tür sosyo-kültürel sarsıntı yaratıyor. Acıtıcı hikâye ve özgün bir yönetimle başarılı bir festival filmi kazanıyoruz. Katıldığı ulusal yarışmalarda rakiplerini sinsice tuş eden bu adam akıllı sağlam film, İbrahim’in hafızalara kazınan tedirgin bakışlarına çok şey borçlu. Kendi küçük dünyasını döküntü odasında metruk bir harabe gibi yaşıyor İbrahim. Bir o kadar da güçlü ve dirençli. Yatağın altına tıkıştırdığı parası ve babasının başaramadığı ticari hamlelere çocuk cesaretiyle korkusuzca dalışı onun herşeyden fena halde bıkıp usandığını gösteriyor. Herşeyi kırıp parçalamak ve bulunduğu yeri terk edip gitmek en çok istediği şey. Yönetmen Fikret Reyhan, patlıcan tarlalarının fallik imalara gebe halleriyle tüm bir erkek egemen toplumların kaderini resmediyor. Onların en iyi şekilde yetiştirilip toplanması ve tek tek silinip dev küfelere doldurulması gerekiyor. İşte tam bu noktada tepedeki gücü temsil eden baba karakterinde usta oyuncu Mehmet Özgür’ün etkili performansı devreye giriyor. Baba-oğul ilişkisi bu filmde gerçekçi bir yapı sergiliyor ve duygusallık göstermiyor. Acımasız hayat şartları ve acımasız insanların sert kuralları aşılmaz bir okyanus gibi herşeyi çevreliyor. Baba, inanç sahibi ve ailesini yok olmaktan korumak için tüm bu koşullara göğüs germeyi biliyor. Onun yöntemi boyun eğmekten geçiyor. Hassas noktasına dokunulursa ailesi için canını bile verebilecek biri. İbrahim babası gibi değil. Onu beğenmiyor. Öfkeli, sabırsız ve mutsuz. Sarı Sıcak, baba oğul karşılaştırması üzerinden bakıldığında, ölümcül dalgalarla baş etmenin iki yolunu gösteriyor bize : Doğduğun yerde kalmak ve herkesin yaptığını yapmak. Ya da ardına bile bakmadan kaçmak!


Aynı cenderenin içine sıkışan işçi sınıflarını tabaka tabaka bir birinden ayrıştırarak tüm bir medeniyeti sorgulayan filmin meziyetleri bununla da bitmiyor. Dökümanter okuyuşları, müzikten kopuk etkili sessizliği (Kara Zindan şarkısı ile İbrahim Tatlıses hariç) ve tahmini zor akışı ile yılın yüz akı, ödül gecelerinin beklenmeyen sürprizi. 


Sarı Sıcak tarlaların dik başlı çocuğu İbrahim’den Körfez’in bunalımlısı Selim’e geçelim şimdi. Selim, İbrahim’den farklı. Orta üst sınıf bir ailenin sessiz ve efendi oğlu. Sonu ayrılıkla biten talihsiz bir evlilikten sonra bir nevi yorgunluk sendromuyla İzmir’deki ailesinin yanına geri döner. Film, Selim’in üzgün bakışlarını 120 dakika boyunca ağır bir zincir gibi boynumuza asmaya yeminli. Bu izlemesi zor, takibi ondan zor film hakkında olumsuz söylentiler var. Sıkıntıdan patlayanlar, ne olduğunu anlamayanlar çoğunlukta. Gelin görün ki ben öyle düşünmüyorum. Selim’in yeni acıları, en az İbrahim’inkiler kadar yaşamsal. Dağınık bir algı ile İzmir’i baştan sona bir plato olarak kullanan Körfez filmi, yönetmen Emre Yeksan’ın distopyası. Bir tür kıyamete girizgâh. Körfezde başlayan bir yangın, ardından etrafı saran, yaşamayı imkansız kılan pis bir koku ve yavaş yavaş başlayan hastalıklı bir göç ile dünyaya özgü nizam ve intizam sekteye uğruyor. Adeta İzmir’in şavkı kayıyor. Bu tuhaf filmin çekiciliği, biraz da setini kurduğu İzmir’i dev bir dekor gibi kullanmasına da borçlu. İsimsiz bir şehir yerine sokak sokak tanıdığımız cânım İzmir’i kıyameti başlatan uğursuz bir belde olarak resmetmek ilginç olmuş. Katlanılmaz kokunun insanları kaçırtarak sokakları in cin top oynar hale getirmesi, bir sinefil olarak beni keyiflendirdi. Bir tık ötesinde Romero filmlerindeki gibi yalpalayan zombilerin istilâsına zemin hazırlayan tüm bu ön hazırlık görüntüsü, yarattığı tekinsiz atmosfer ve belirsizlik nedeniyle hayli sıra dışı. Daha önce hiçbir yerli filmde görmediğim cesaretiyle bilim kurgusal alt metinlere açık kapılar bırakıyor olması da şahane. Ulaş Tuna Astepe, Selim karakterini kendi içinden çıkarıp bir tür uzaylı gibi dolanırken, senaryodaki boşluk hissiyatını olması gerektiği biçimde dolduruyor. Kendi anılarını boş bir kağıt gibi buruşturup atarken meraklı gözlerle gelecek sona, belki de başlangıçlara selam çakıyor.
 


Bu film, Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı ile pekâla güreşebilir. Hinduca edilgenliği ve insan gerçeğine yaklaşımdaki dolaysızlık, Kaplanoğlu’nun buyurganlığına kafa tutuyor. Yaşamın nerde başlayıp nerede biteceğine dair umutsuzlukları korkusuzca kucaklayarak varoluş meselesini en kökten karamsarlığıyla kabullenebiliyor. Kaosa merhaba diyerek cesaret sergiliyor. Ürkütücü kadrajları, deneyselliği ve kendine olan güveniyle Körfez, yılın şaşırtıcı işlerinden. İçine kapanık Selim’in yaşam ve sonsuzlukla olan dansını, başa çıkma biçimini bir hayatta kalma deneyimi olarak böylesi bir hikâyede tecrübe etmekse tümüyle bir yönetmenlik başarısı. 

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

ELEŞTİRİLER

Canavar

Canavar

Duygu Kocabaylıoğlu

Dev Avcısı

Dev Avcısı

Fırat Sayıcı

Pablo Escobar’ı Sevmek

Pablo Escobar’ı Sevmek

Uğur Hakan Hacıoğlu

SEANSLAR

Göster

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter