Popüler Sinema

Paylaş
Eleştiriler

71. Cannes Film Festivali’nden Geriye Kalanlar - 2

71. Cannes Film Festivali’nden Geriye Kalanlar - 2
Yazar: Duygu Kocabaylıoğlu

Cannes Film Festivali bitti, Güney Fransa’nın bu lüks şehrinde yaşayanlar kapanan ana cadde trafiğinden kurtulup, nispeten daha az celebrity’li hayatlarına geri döndüler ama biz sinema yazarlarının işleri henüz bitmedi! Festivale katıldığım ve film kovaladığım hepi topu 4 gün boyunca 15 film izleyip, 3 söyleşi takibinden sonra festivalin izlenimleri de halen devam ediyor… Buyrun yazı dizisinin ikinci bölümüne… 

 

Blackkklansman

 

Cannes öncesi festival seçkisi hazırlarken, Spike Lee’nin özlediğimiz sinemasını festivalin resmi seçkisinde, hem de yarışmalı bölümde seyredecek olmanın pek çok kişiyi meraklandırdığını dile getirmiştim. Son gösterimi bile basın tarafından uzunca alkışlanan - ki basın alkışı maksimum 1-2 dakika sürüyor; galalar gibi değil-  Blackkklansman filmine büyük ödüllerden biri gitmese bile jürinin bu ABD yapımını görmezden gelmeyeceği barizdi. Nitekim Grand Prix’e layık görülen film, kurgusunu 1970’ler Amerikasında yaşanmış gerçek bir olayın anı kitabı üzerine yaparak, günümüze uzanmayı başardığı için bence bu kadar beğenildi ve sevildi. Sıradan bir dönem filmi olmanın çok ötesinde ve faşizan ırkçılık gibi oldukça tehlikeli ve sert bir mevzuyu karakter mizahı ile anlatmayı başaran Lee’nin filmi, mayıs ayından itibaren Oscar adaylıklarının da en güçlü favorilerinden biri olarak gösteriliyor. Adaylıklarda En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Film ve Yönetmen %90 garanti diyebiliriz; aksi çok büyük sürpriz olur… Filmin ülkemizde 2018 eylülünde vizyona gireceğini de anımsatalım… 

 

Un Couteau Dans le Coeur /Knife Heart 

 

Hep ödüllü yapımları övecek değiliz ya biraz da yergiye yer açalım. Bilenler bilir Cannes’nın ‘bööööööööö’leri pek meşhurdur. Yani bizdeki yuhalamanın karşılığı orada ‘bööööööööööööğ’lemek ve bir film Cannes’da gala ya da basın gösteriminde bööö’lendiyse vay haline! Burning, Ahlat Ağacı, Under the Silver Lake ya da Shoplifters gibi filmlerle aynı yarışma çatısı altında nasıl kendisine yer bulduğunu zerre kadar anlayamadığımız Yann Gonzalez imzalı Knife+Heart, neredeyse istisnasız tüm basın mensuplarının şaşkınlıkla izlediği, eleştirilerde ve yıldızlarda yerden yere vurduğu bir film oldu. Vanessa Paradis adının Cannes ön seçici kurulunda bu kadar mı hatırı var? Senaryosu lime lime dökülen film, kendisini LGBT porno dünyasının ‘renkli’ atmosferine yaslıyor diyeceğim, perdede öyle bir şey de yok. Hadi bari Kate Mora’nın oyunculuğundan keyif alayım derken, Paradis sahneye ‘pat!’ diye tüm obsesif histeri krizleriyle tekrar dalıyor. Film Fransa’da istediği LGBt festivaline katılsın, gösterilsin hatta o kategoride ödül de alsın - ki Cannes’da Queer Palm’ın kıyısından bile geçemedi- ama Cannes’da ne işin var diye sormazlar mı insana? 


Ülkemizde -o da yapılabilirse- muhtemel LGBT festivallerinde bir ihtimal gösterilebilir. Uluslararası olduğunu iddia edecek bir şehir festivalinin bu filmi seçkisine alacağını -filmin iyi-kötü olmasından bağımsız olarak- pek zannedemiyorum… 

 

El Motoarrebatador / The Snatch Thief

 

Festivalin paralel bölümlerinden olan Quinzaine des Réalisateurs/Yönetmenlerin 15 Günü’nden bu yıl yakalayabildiğim tek yapım olan El Motoarrebatador / The Snatch Thief filmini güzel bir tesadüfle festivalin genç-yaşlı sinefilleri ve öğrenci tayfası ile izledim. Yani dostlar kırmızı halıda görsün diye yürüyen smokinler ve topuklu ayakkabılardan sıyrılmış olarak, safi sinema seyretmeye gelen yerel halktan bahsediyorum. Zira basın gösterimlerine de çok sınırlı sayıda alındıkları için maalesef gerçek festival takipçileriyle pek karşılaşamıyoruz Cannes’da. Uzun lafın kısası, bu filmin gösteriminde gördüm ki Cannes’da alkış almak galada değil, sinefil gösterimlerinde çok daha kıymetli! 


36 yaşında olan Arjantinli Agustín Toscano henüz ikinci uzun metrajlı filmi ile Cannes Film Festivali’nin bu pek kıymetli yan seçkisine katılmayı başarmış. Yerel gibi görünen ama çok çok evrensel bir hikayeyi Latin Amerika sinemasının dramatikomedi üslubuyla anlatan film, motosikletli bir yankesicinin pişmanlık öyküsünü oldukça sıra dışı bir ‘stalking’ penceresinden beyazperdeye taşıyor. Daha fazla ne söylesem spoiler/sürprizbozan olacağından umarım ki yapım bir şekilde ülkemiz seyircisiyle de buluşur. Tam Filmekimi kategorisinde...   

 

Whitney


Bu bölümü bir adet de yarışma dışı filmden bahsederek toparlayalım. 

 

Müzik dünyasının -ya intihar ya da altın vuruşlu- trajik ölümlerinin Cannes’nın yarışma dışı seçkisinde biyografik belgesel olarak seyretmek klasikleşti denebilir! 2015 tarihli Amy dünya prömiyerini Cannes’da yaptığında, biyografik ‘belgesel’ olduğunu iddia eden filmin durduğu yeri ben hiç içime sindiremediğimden, filmi beğenmeyen ve hakkında olumsuz bir şeyler karalayan sayılı insanlardan biri olmuştum. 

 

Fakat biyografik belgesel türünde kendisini ispatlamış olan Kevin Macdonald, Whitney’in  yönetmen koltuğuna oturunca, “Şimdi de Houston’ın ikonik popülaritesinden mi yararlanacaklar?” endişesini bir kenara bıraktım ve Cannes’daki basın gösteriminden gözlerimde yaşlarla çıktım. Macdonald, 20yy.’ın işittiği bu en iyi seslerden birine adeta mikrofonu devrediyor ve anlatıma sınırlı ölçüde müdahale ederek en çok, Whitney’in kardeşlerinden başlamak üzere yakın çevresini konuşturuyor. Whitney’in gençlik yıllarına ve yıldızının en parlak olduğu dönemlerdeki ‘alemlerine’ dair soruları cevaplarlarken, kardeşleri yönetmenin tuzağına düştüklerinin ne kadar farkındalardı bilinmez ama film, "duyduğunuz üzere kadını göz göre göre ölüme göndermişler" önermesi ile seyirciyi baş başa bırakıyor.


1992’de Bodyguard ile rekorlardan rekorlara koşmuş bir insanın kontrolsüz uyuşturucu belasıyla tepetaklak oluşunu, önce sesini ardından kariyerini kaybedişini izliyoruz. Sahnede cızırdayan sesiyle yuhalandığı 2010 dünya turnesi sonrası 2012’de çektiği ve yapımcı olarak para da koyduğu Sparkle filminin, Whitney’in yaşama tutunduğu son dal oluşunu hayranları dahil hiç kimsenin tam olarak idrak edemediğini dile getirerek bize de sağlam bir tokat sallayan belgesel, iyi arşiv çalışması, Houston’ın derli toplu kayıtları ve kulaklarımızda “I Will Always Love You” baladı ile yer eden muhteşem günlerin hatırına seyredilmeyi hak ediyor....

 

to be continued… 

 

twitter.com/duygukocabayli

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

SEANSLAR

Göster

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter