Popüler Sinema

Paylaş
Eleştiriler

71. Cannes Film Festivali’nden Geriye Kalanlar - 1

71. Cannes Film Festivali’nden Geriye Kalanlar - 1
Yazar: Duygu Kocabaylıoğlu

Bu yıl 8-19 Mayıs tarihleri arasında 71. kez düzenlenen Cannes Film Festivali, kısmen zayıf olarak nitelendirilen resmi yarışma seçkisi, akabinde tartışılan kararları, ödüllere sevinenleri ve evlerine boş dönenleriyle geride kaldı. 

 

Altın Palmiye'yi Kore-eda Hirokazu imzalı Shoplifters alırken, Spike Lee'nin basın tarafından da pek beğenilen son filmi Blackkklansman ise Grand Prix’e layık görüldü. Cate Blanchett'in başkanlığındaki jüri kararları basın mensuplarını yer yer şaşırtsa da mesela Nadine Labaki imzalı Capharnaüm'ün ödülü beklentileri karşıladı. Türkiye'den festivale katılan herkesin heyecanla beklediği Nuri Bilge Ceylan imzalı Ahlat Ağacı son gala gecesinde yapılan dünya prömiyerinde alkışlarla salonu ve sosyal medyayı inletse de ödüllerden tamamen boş dönmesi bir o kadar büyük hayal kırıklığı yarattı. Populersinema.com adına benim de kısa da olsa yerinde takip ettiğim Cannes Film Festivali'nin en şaşırtıcı sonucu Polonya Yapımı Cold War filminin En iyi Yönetmen ödülü almış olması oldu. 


Nedenleriyle beraber Cold War filmine de değindiğim ödüllü-ödülsüz, kısa eleştiri-izlenim yazılarımın ilk bölümü aşağıda! Yeni haberlere göre 1 Haziran’da vizyona girecek Ahlat Ağacı’nın yanı sıra, Cannes'nın merakla beklenen tüm iyi filmleri pek yakında ülkemiz seyircisiyle de buluşur. İyi seyirler!     

 

Shoplifters/Manbiki Kazoku

 

Festival öncesi populersinema.com takipçileriyle paylaştığım "Neler izlemeli?" listesinde yer almayan fakat festivalde benden önce izleyenlerin hararetli tavsiyeleri ile izlediğim 

Kore-eda Hirokazu imzalı Shoplifters filmi, aslında melodram dozu olarak ülkemiz Yeşilçam sinemasına yakın bir yerlerde duruyor. 

Toplumun alt sınıfına mensup kişilerin karınlarını doyurmak için bir araya gelmesinin ve aile olmaya çalışmalarının filmi de diyebiliriz Shoplifters için. Filmdeki herkes market yankesicisi değil ama kimse de 'normal' değil açıkçası. 

Film Uzakdoğu sinemasına benim gibi mesafeli olan sıradan seyirciye, duygusallığı ile kendisini izlettirmeyi başaracaktır; aşinası olmayanlar için Hirokazu'yu seyretmeye ödüllü bir başlangıç. 

 

 

Cold War/Zimna Wojna

 

‘Polonyalı ödüllü sinemacılar’ ekolünden olan ve bir önceki filmi Ida ile Yabancı Dildeki En İyi Film Oscarına uzanan Pawel Pawlikowski'nın Cold War'ını izlemek için kelimenin gerçek anlamıyla soluğu sabah 8:30'da sinema salonunda aldım. 

sanırım beklentiler büyük olduğu için de hayal kırıklığı ve şaşkınlığım da büyük oldu. Öncelikle şunu belirtelim film teknik anlamda temiz bir işçiliğe ve etkileyiciliğe sahip. 

Zira 4:3 formatında, siyah-beyaz bir soğuk savaş hikayesi anlatmak en başta cesaret işi; dönemi, dönemin pratikleriyle anlatayım derken eline yüzüne bulaştırmak çok olası. Pawlikowski bu riskin iyi sırtlamış ve anladığım kadarıyla jüriyi En iyi Yönetmen kararında en çok etkileyen de bu yönetmenlik tercihi olmuş. 

Öte yandan, sonuna dair spoiler/sürprizbozan vermeden ifade etmek zor ama finale doğru gelirken karakterlerin dinamiklerini basiretsizce kaybetmeleri, senaryonun ve dolayısıyla filmin bana yaşattığı en açık hayal kırıklığı oldu. 

"Biz ne aşklar seyrettik soğuk savaş Avrupasında geçen, siz nesiniz ki?" isyanıyla filmi sonlandırmak da mümkün, jürinin yaptığı gibi ödüllük olarak nitelendirmek de. Takdir son tahlilde yine seyircinin... 

 

Dogman

 

Çoğu yorumda "erkeklik" hikayesi olarak değerlendirilen Dogman filmi bence kimlik aidiyeti hatta aidiyetsizliği ile ilgili daha ziyade. Cannes'dan şaşırtıcı olmayan bir biçimde En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle dönen Marcello Fonte canlandırdığı baş karakterin aidiyet yoksunluğu alfa erkeklerin sözünün geçtiği bir mahallede 'erkekleşme', kendini ispat hikayesi olarak da değerlendirebilirsiniz. 

Klasik amiyane tabirle eli ekmek tutan bir esnaf, bir köpek bakıcısı/eğitmeni olan Michel uzun süredir yaşadığı mahallesinde kendisine güvenli bir fanus yaratmıştır. Michel eşinden ayrılmış olsa da kızıyla samimi baba-kız ilişkisini sürdürmektedir. Hatta hayattaki en sıkı sıkı bağlandığı iki şey varsa biri kızı, diğer şeyse köpeklerdir. Ama bir yandan da bu fanus içinde hep bir ‘ötekilik’ hali de hissetmektedir. 

Mahallenin en belalı kabadayısı, iri kıyım Simone ise sırf uyuşturucu çıkarı için Michel'e yakınmış gibi davranır ama başını bin bir belaya sokmaktan başka bir işe yaramaz. 

Filmin dönüm noktası ve seyirciyi şaşkınlığa sürükleyen nokta işte Michel'in mahalle sakinleri ile Simone'nun sahte - ama Miche'lin ihtiyacı olan- arkadaşlığı arasında kalışı... 

Özellikle finali ile büyük alkış alan filmde eylemler, bir noktadan sonra sürreal bir yöne evrilse de karakterin duygusal dünyasının gerçek hayatlarımızda karşılığı olduğunu pek kimse inkar edemez herhalde… Ödülü hak ettiğini de bir kez daha ekleyelim.

 

Sophia 

 

Film, iki kültür arasında kalan Kazabalankalı orta sınıf bir ailenin, üst sınıfa atlama telaşındayken, 'namus meselesi' ile aşağıya doğru çekilmelerinin öyküsünü anlatıyor. 

Aile, iş adamı bir Fransızla evlenen teyzenin izinde 'Fransızlaşmaya' çalışırken, Sophia'nın 'sürpriz' hamililiği ve çocuk sahibi olması tüm doğulu değerlerini ön plana çıkartıyor. 

Komşulardan başlamak üzere "'Elalem' ne der?" telaşı ile bu rezalete bir çözüm bulmaya çalışılırken kimse aslında en mağdur olanın Sophia olduğunu zerre kadar umursamadan genç kadına yüklendikçe yükleniyor. 

Yeni kurulan işin de etkisiyle sınıf atlamaya çalışırken, nereye ait olduklarının çalkantısını yaşayan ailenin bölünmesi teyzenin lüks semtteki sahil evi, düğün öncesi hazırlıklar, iki kuzenin hayati konuşmaları gibi sahnelerle iyice görselleştiriliyor. Başrol oyuncusu Maha Allen’in canlandırdığı Sophia karakterinin içine düştüğü duruma dair sessizliği ve seyirciye tutukluk gibi gelebilecek pasif hali aslında senaryonun ilerisi için bir hazırlık gibi. Çünkü Sophia, başa çıkamayacağına emin olduğu gerçekleri uzun süre konuşmamayı tercih ediyor.

Öte yandan Ömer karakterinin filmin ikinci yarısında gelişen umursamaz ve "hepinizden nefret ediyorum" hali gerçekten sahici bir yön katıyor senaryoya; en azından bir kişi tüm bu olan bitene isyan ediyor! 

Ülkemiz sinemasına çok da yabancı olmayan bir hikaye ve anlatıma sahip olan film, Belirli Bir bakış bölümünde En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü. 

 

 

In my Room 

 

Yakın zamanda karşımıza çıkan kıyamet ve kıyamet sonrası senaryolardan oldukça tanıdık bir şablonla yola çıkan film, Netflix platformunda yayınlanan komedi dizisi Last Man On Earth'ün izlerini bu sefer dramatik ve felsefi yönü de kuvvetli olan bir uzun metraj senaryosu ile sürüyor. Tabii ki film diziden oldukça farklı bir noktada duruyor; hatta iki yapımın tek ortak noktası dizideki Phil karakteri ile filmdeki Armin karakterinin kendilerini dünyada yapayalnız kalmış sanmaları. 

 

Başrol oyuncusu Hans Löw’ün performansı özellikle filmin ikinci yarısından sonra oldukça önem kazanıyor. Öte yandan dünyada bu kadar sıra dışı ve anlamsız gibi de görünen bir felaket olduktan sonra soğuk kanlılığını tamamen koruması baya gerçeküstü bir yaklaşım olmuş. Tabii şu da denebilir, "bir sabah uyandın ve insanlar buharlaşmış biçimde ortadan yok oldu, bu gerçeküstü değil gayet normal de karakterin tepkisini mi absürt buluyorsun?"...

Alman/İtalyan ortak yapımı olmasına rağmen filmin adının evrensel biçimde In My Room olması, bu kıyamet sonrası hal ile daha da anlam kazanıyor; zira Armin'nin hayatı tek odalı evinin masa, sandalye ve yatağından ibaretken bir sabah tüm dünya onun odasına dönüşüyor!

Filmin bu önermesi ile karakterin tüm seçeneklerine rağmen yaşamayı seçtiği 'oda' ise kendisi açısından oldukça felsefi bir anlam taşıyor... Cannes’dan belki ödül alamadı ama diğer Avrupa festivallerinde sevilebilir… 

 

To be continued...

 

twitter.com/duygukocabayli

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

SEANSLAR

Göster

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter